AŞI VE BULAŞICI HASTALIKLAR TARİHİMİZDEN
VOLUME: 20
ISSUE: 1
P: 93-111#95-114
Mart 2026
Çanakkale Cephesi’nde Osmanlı Devleti: Salgın Hastalıklar ve Aşılama Uygulamaları
Çocuk Enfeksiyon Dergisi • 2026
DOI: 10.5578/ced.20260128
Geliş Tarihi: 23.02.2026
Kabul Tarihi: 11.03.2026
Çevrim İçi Yayın Tarihi: 17.03.2026
Bölümler
ÖZET
ÖZET
Amaç
Birinci Dünya Savaşı hem askerî hem ekonomik hem de
sağlık açısından tarihin en yıkıcı savaşlarından biri olarak,
savaşan ülkelerin üzerinde derin izler bırakmıştır. Savaşın
yıkıcı etkisi, insan ve yetişmiş insan kaybı kadar, ekonomik
açıdan da olmuştur. Bu savaşın Almanya, Avusturya-Macaristan, Osmanlı İmparatorluğu ve Bulgaristan’a toplam maliyeti 60.643.160.000 dolar; İngiltere, Fransa, Rusya, Amerika Birleşik Devletleri ve öteki ülkelere toplam maliyeti ise
125.690.477.000 dolar olmuştur. Savaşın tüm dünyaya maliyeti ise 186.333.637.000 Amerikan dolarını bulmuştur (1).
Takvimsel olarak dört yıl süren bu savaşın gerçek maliyetinin
hesaplanması tam olarak mümkün olmamakla birlikte o günkü Amerikan dolarının bugünkü değerinin yaklaşık 34 katı
olduğu ve alım gücüne olan etkisi de düşünülecek olursa savaşın ülkeye olan maliyetinin oldukça yüksek olduğu değerlendirilmektedir (2).
Tarihsel süreç incelendiğinde, savaşların yalnızca askerî
güçler arasında gerçekleşen çatışmalar olmadığı; aynı zamanda demografik yapı, üretim kapasitesi ve halk sağlığı üzerinde
kalıcı ve derin etkiler bıraktığı görülmektedir. On dokuzuncu
yüzyıldan itibaren modern savaş teknolojilerinin gelişmesi,
kitlesel seferberlik uygulamaları ve uzun süreli cephe savaşları kayıp oranlarını dramatik biçimde artırmıştır. Örneğin 1853-
1856 Kırım Savaşı’nda muharebe kayıplarından ziyade kolera
ve tifüs gibi salgın hastalıklar daha fazla can almış; benzer
şekilde Amerikan İç Savaşı’nda (1861-1865) hastalıktan ölen
asker sayısı muharebe ölümlerinin üzerinde gerçekleşmiştir
(3). 1870-1871 Fransız-Prusya Savaşı ve 1904-1905 Rus-Japon
Savaşı ise sanayileşmiş savaşın artan ateş gücü nedeniyle kayıpların yoğunlaştığı örnekler arasında yer almıştır. Bu süreç,
savaşların yalnızca cephedeki çarpışmalarla sınırlı kalmadığını; yetersiz beslenme, göç, salgın hastalıklar ve sağlık altyapısının çöküşü gibi etkenlerle kayıpların katlanarak arttığını
göstermektedir. Dolayısıyla Birinci Dünya Savaşı’nda görülen
yüksek kayıp oranları, önceki yüzyılın askerî ve epidemiyolojik deneyimlerinin bir devamı niteliğinde değerlendirilmelidir
(Şekil 1).
Birinci Dünya Savaşı sürecinde İttifak Devletleri safında yer alan Osmanlı İmparatorluğu, Çanakkale Zaferi’nin
de içinde yer aldığı bu savaş sürecinde Kafkas (Doğu), Irak,
Filistin-Suriye, Çanakkale, Avrupa (Galiçya, Makedonya, Romanya), Yemen ve Hicaz, İran ve Libya cephelerinde mücadele etmiş; savaşın tarafları arasında en ağır kayıpları veren devletlerden biri olmuştur (Şekil 1,2). Bu süreçte tarım,sosyo-ekonomik üretim ve dağıtım mekanizmaları, sağlık
yapılanması ve sosyal düzen, Osmanlı Devleti’nin maddi ve
manevi açıdan sürekli savaşlar içerisinde yer alması nedeniyle yeterli hazırlıkları yapamadan girdiği çok cepheli bu
büyük savaşın baskısı altında ciddi biçimde sarsılmıştır. Batı
Anadolu, Balkanlar ve Doğu Anadolu’da hali hazırda devam
eden savaş alanlarından 1 milyona yakın sığınmacının göçüne maruz kalmıştır. Bu durum, bölgedeki gıda sorununu ileri
boyutlara taşırken; kitlesel göç ile birlikte yükselişe geçen kolera, tifo ve özellikle tifüs salgınlarının ciddi can kayıplarına
yol açmasına neden olmuştur (4).
1914 yılının ağustos ayında genel seferberliğin ilanı, İstanbul başta olmak üzere Osmanlı topraklarında ekonomik yapının ciddi bir biçimde sarsılmasına yol açmıştır. Dönemin çok
zorlayıcı koşulları altında farklı önlemler alınmaya çalışılmış;
güvenlik güçleri o yıllarda henüz karne sistemi olmadığı için
hane bazlı bir dağıtım olmasa da kişi başına günlük bir okkadan (1283 gram) fazla ekmek alınmasını kısıtlamıştır (5,6). Öte
yandan kuraklık, dolu, sel, heyelan, çekirge afeti ve salgın hastalıklar halkı sürekli olumsuz etkilemiştir (7,8). Tüm bu etkenlerin bir araya gelmesi, halkta mevcut olan besin yetersizliğini
derinleştirerek salgın hastalıkların yayılması için uygun bir zemin hazırlamıştır.
Birinci Dünya Savaşı’nı takip eden iki yıllık döneme ilişkin veriler, İtilaf ve İttifak Devletleri dâhil olmak üzere toplam
kayıpların 37 milyonu aştığını ortaya koymaktadır (9,10). Bu
sayı yalnızca askerî zayiatı değil, aynı zamanda salgın hastalıkların hem askerî birlikler hem de sivil halk üzerindeki yıkıcı
etkilerini de kapsamaktadır. 1914 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun toplam nüfusunun 18.520.016 olduğu dikkate alındığında söz konusu kaybın boyutu daha açık biçimde anlaşılmaktadır (11). Şekil 3’te 1925 yılında, Paris’te yayınlanan bir
istatistikte, çeşitli devletlerin ordularına mensup askerlerin
muharebe ve salgın hastalıktan ölüm oranları yer almaktadır.
Fakat buradaki çalışmada Türk ordusu ile ilgili bir istatistik yer
almamıştır (12).
Osmanlı Devleti, Balkan Savaşları’nın ardından askerî, ekonomik ve demografik bakımdan henüz toparlanamamış bir
durumdayken Avrupa’daki bloklaşma sürecinin hızlanması
üzerine güvenliğini büyük bir devlet ittifakı içerisinde sağlamaya yönelmiştir. 2 Ağustos 1914 tarihinde Almanya ile imzalanan anlaşmayı müteakiben Karadeniz’de Rus limanlarının
bombalanması, Osmanlı Devleti’ni fiilen savaşa dâhil etmiş; 11
Kasım 1914’te İtilaf Devletleri’ne resmen savaş ilan edilmiştir
(Ek 1) (Şekil 4). Bu kararın arka planında imparatorluğun toprak bütünlüğünü koruma arzusu, Almanya’nın askerî ve teknik
desteğinden yararlanma isteği ve kapitülasyonların kaldırılması gibi siyasal hedefler yer almaktadır (13).
Çanakkale Cephesi ise İtilaf Devletleri’nin Boğazları kontrol altına alarak İstanbul’u ele geçirmek, Osmanlı Devleti’ni
savaş dışı bırakmak ve Rusya’ya güvenli bir ikmal hattı açmak
amacıyla başlattıkları stratejik harekât sonucunda açılmıştır.
19 Şubat 1915’te başlayan deniz harekâtı 18 Mart 1915’te ağır
kayıplarla sonuçlanmış; bunun ardından 25 Nisan 1915’te Gelibolu Yarımadası’na kara çıkarmaları gerçekleştirilmiştir. Çanakkale Muharebeleri boyunca Osmanlı ordusu yalnızca muharebe sahasında değil; salgın hastalıklar, yetersiz beslenme
ve ağır çevre koşulları nedeniyle de ciddi kayıplar vermiştir.
Genelkurmay kayıtlarına göre cephedeki toplam Osmanlı zayiatı (şehit, yaralı, kayıp ve hastalıktan ölenler dâhil) yaklaşık
250.000 civarındadır. Bu durum, Birinci Dünya Savaşı’nın Osmanlı Devleti üzerindeki askerî ve sıhhî yıkımını somut biçimde ortaya koymakta; özellikle çok cepheli savaş koşulları altında sağlık hizmetlerinin ve lojistik imkânların sınırlarını gözler
önüne sermektedir (14).
Osmanlı Devleti arşiv kayıtlarına göre, Genelkurmay verileri Çanakkale’de şehit sayısının 57.263 olduğunu; yaralı,
hasta ve kayıplarla birlikte toplam zayiatın 218.000’e ulaştığını göstermektedir (13). Ayrıca Edward J. Erickson’a göre Osmanlı Devleti’nin Çanakkale Cephesi’nde 56.643 ölü, 97.007
yaralı ve 11.178 kayıbı bulunmaktadır (14). Birinci Dünya
Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin kayıpları, Edward J. Erickson
tarafından 175.220 muharebede ölen, 61.487 muharebede yaralanan, 68.378 yaralanma sonucu hayatını kaybeden,
466.759 hastalıktan ölen, 145.104 savaş esiri, 303.150 malul
ve toplam 763.753 yaralı olarak belirtilmektedir (Tablo 1) (14).
Birinci Dünya Savaşı süresince Osmanlı Devleti’nde seferber
edilen toplam asker sayısı 2.873.000 olarak aktarılmaktadır
(14).
Bir İngiliz kaynağına göre, 1934 yılında, Birinci Dünya Savaşı’nın insan kayıplarının hiçbir zaman doğru olarak hesaplanamayacağını belirtmiştir. Bu beyanın en büyük sebebinin
Rusya ve Türkiye gibi ülkelerin istatistiklerinin yetersiz olması,
Fransa’nın toplam yaralı sayısını yayınlamaması, Almanya’nın
hafif yaralıları kayıplar listesine almaması, pek çok ülkenin kayıp ve esirleri sayısının tam olarak bilinmemesi ve sınırlarının
değişmesi nedeniyle olduğu belirtilmektedir (12,15). İngiliz
Tarihçi Cruttwell’e göre 1914-1918 yılları arasındaki kayıplar
Tablo 2’de belirtilmiştir.
Fakat savaşın şartları ve dönemin nüfusu göz önüne alındığında Türkiye’nin savaş kayıplarının Tablo 2’deki listeden daha
fazla olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca 1943’te Avustralya Ordusu’ndan Albay A. G. Butler, Türkiye’nin savaş kayıplarının daha
fazla olduğuna dikkat çekmiştir (16). Bir başka kaynağa göre
dört yıl boyunca Osmanlı Devleti’nin kayıpları yazarın tahminine göre verilmiştir (Tablo 3) (14).
Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’nda çatışmalarda hayatını kaybeden askerlerin sayısı yaklaşık 60.000, salgın
hastalıklar nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı ise yaklaşık
400.000’dir. Ayrıca bu rakamlar Çanakkale muharebelerinde yaşanan kayıpları içermemektedir. Aynı kaynağa göre ölümlerin,
salgın hastalıklara göre dağılımı Tablo 4’te gösterilmiştir (17).
Bu dağılımdan anlaşıldığı kadarıyla, tifüs ve dizanteriden
ölüm oranları oldukça yüksektir (17). Osmanlı ordusunda salgın hastalıkların artmasının sonucunda sağlık subayları da
etkilenmiş ve sağlık çalışanları da salgın hastalıklar sebebiyle
hayatını kaybetmiştir (Tablo 5).
Birinci Dünya Savaşı’nda salgın hastalıklar Osmanlı Ordusu üzerinde son derece etkili olmuş; salgın hastalıklar kaynaklı ölümlerin en yoğun görüldüğü cephelerden biri Çanakkale
Cephesi olmuştur (18). Çanakkale Cephesi’nde hijyen koşulları açısından Türk ordusunun imkânları oldukça kısıtlıydı (12).
3. Ordu Sıhhî Reisi olarak görev alan Prof. Dr. Tevfik Sağlam tarafından 1940 yılında yayınlanan çalışmasında verilen rakamlar da Osmanlı Ordusu’nda salgın hastalıklardan ölümlerin,
diğer ülkelere kıyasla oldukça fazla olduğunu doğrulamaktadır. Bu çalışmaya göre; Birinci Dünya Savaşı süresince Alman
ordularında dört yıl boyunca gerçekleşen ölümlerin yaklaşık
yüzde 12’si salgın hastalıklar nedeniyle meydana gelmiş olup
bu sayı toplamda 177.162 kişiye karşılık gelmektedir. Alman
ordusundaki bu görece düşük orandaki ölümlerde gelişmiş
barınma ve hijyen standartlarının yanı sıra etkin aşılama
programları ile mümkün olmuştur. Böylelikle Almanlar salgın hastalıklardan kaynaklı kayıpları asgari düzeyde tutmayı başarmışlardır. Bu veriler, 3. Ordu’daki ölüm oranlarıyla karşılaştırıldığında, Osmanlı Ordusu’nda hastalık kaynaklı ölümlerin
Alman Ordusu’na kıyasla yaklaşık 49 kat daha yüksek olduğu
görülmektedir (19,20). Osmanlı Orduları Askerî Sağlık İdaresi’ne göre; dört yıllık savaş süresince askerî birliklerde görev
yapan erlerin yüzde 47’si hastanelere yatırılmış, bunların yüzde 17’si ise hastanelerde hayatını kaybetmiştir (21).
Salgın hastalıkların yanı sıra bölgede insan sağlığını bozan beşerî etkenler de bulunmaktadır. Örneğin, Kumkale’nin
(Çanakkale) doğusunda bulunan bataklık alanlar, sivrisinek
popülasyonu ve sıtma hastalığının insidansını yöre halkında
ve askerlerde artırmıştır (12). Kışlalarda kapasitenin üzerinde
er barındırılması nedeniyle ortaya çıkan olumsuz barınma koşulları, tabyalarda temiz suya erişimin olmaması ya da kısıtlı
olması ve bölgede ilaç temininde yaşanan güçlükler, sağlık
sorunlarının yaygınlaşmasına yol açmıştır. Sıklıkla kolera, tifo
ve çiçek salgınları baş göstermiştir; lekeli humma (tifüs), tüberküloz, zatürre ve zatülcenp (akciğer iltihabı) gibi hastalıklar da
görülmüştür. Bulaşıcı hastalıkların artmasında etkili olan bir
diğer önemli etken de bit salgınları olmuştur. Ayrıca savaşın
başında iyot yetersizliği nedeniyle tentürdiyot kullanımının kısıtlanması da enfeksiyonların daha ağır seyrine, kontrolünün
zorluğuna yol açmıştır (21).
1973 yılında Ekrem Şadi Kavur, Çanakkale Cephesi’ndeki
durumu şöyle değerlendirmiştir: “(...) Çanakkale Savaşı sırasında harp okulunda bulunan hastahanede [Mekteb-i Harbiye
Hastanesi (Pangaltı/Harbiye, Şişli)] yatan yaralılardan birisiyle
yaptığım konuşmada, cehennemin Gelibolu Yarımadası’nda
olduğunu, yani denizden, havadan, karadan ve yeraltı sıçan-lağım yollarından bir ateş çemberi içinde olduğunu ifade etmişti.”
“Çanakkale Yarımadası’nın dar bir sahada oldukça büyük kuvvetlerin yığılmasına rağmen sıtma-dizanteri-filevre-recurrant,
skorbüt gibi hastalıklardan başka önemli hastalık çıkmamıştır.
Ancak savaş bir mevzi savaşı şekline döndükten sonra, hastahane vakaları çoğalmaya başlamıştı[r].” (22).
1914-1915 kışında, savaşın ilk safhasında lekeli humma
olarak da bilinen tifüs salgınının tüm Anadolu’ya yayıldığı tespit edilmiştir. Bu durum, başta Çanakkale olmak üzere Anadolu genelinde savaş koşullarını daha da zorlaştırmıştır. Savaşın
yarattığı ağır koşullar ve salgın hastalıkların yayılması nedeniyle, 1916 yılının haziran ayında İstanbul’da kolera salgınının denetimini sağlamak amacıyla; Sıhhiye Nezareti’nin kontrolünde
ve Ceza Kanunu’nun 99. Maddesi’nin 3. Ek’ine dayandırılarak
halka yönelik zorunlu aşılama uygulaması başlatılmış ve çeşitli
kontrol mekanizmaları oluşturulmuştur. Bu kapsamda, ekmek
dağıtımı belirli günlerle sınırlandırılmış ve yalnızca kolera aşı
belgesine sahip olan kişilere yapılmıştır (23). Bununla birlikte,
uygulamanın İstanbul ile sınırlı kalması, cephedeki koşullar
üzerinde kayda değer bir etki yaratmamıştır (24-28). Zorunlu
kolera aşılaması Eylül 1919’da hastalığın sona ermesiyle birlikte kaldırılmıştır (23).
Çanakkale Cephesinde Sıhhiye Faaliyetleri
Çanakkale muharebeleri, askeri strateji ve harekât açısından taşıdığı önemin yanı sıra, savaş koşullarında geliştirilen
sağlık uygulamaları bakımından da özel bir konuma sahiptir.
Birinci Dünya Savaşı süresince Osmanlı Ordusu’nun sağlık hizmetleri, Harbiye Nezareti’ne bağlı olarak faaliyet gösteren ve
sağlık hizmetlerinin organizasyonu, denetimi ile raporlanmasından sorumlu üst düzey idarî ve meslekî makam olan Sıhhiye Müfettişliği Umumiliği başta olmak üzere; ordu, kolordu,
tümen, alay ve tabur düzeyindeki askerî birlikler ile menzil ve
seyyar sıhhiye kurumları aracılığıyla yürütülmüştür (29) (Şekil
5). Bu yapı, silahlı kuvvetlerin sağlık hizmetlerini yerine getirmekle görevli en yüksek rütbeli askerî personelin yanı sıra,
gerektiğinde görevlendirilen sivil tabipler, dişçiler, eczacılar ve
yardımcı sağlık personelinden oluşmaktaydı (30). Sıhhiye müfettişlerinin görev ve yetkileri, sağlık hizmetlerinin düzenli ve
mevzuata uygun biçimde yürütülmesini sağlamaya yöneliktir.
Bu kapsamda, teftiş edilen bölgelerde tespit edilen ihmaller
ile sıhhiye memurlarının yürürlükteki düzenlemelere uygun
hareket edip etmedikleri raporlanmakta; hazırlanan raporların bir nüshası mahallî idareye, diğer nüshası ise merkeze,
yani Sıhhiye Müdüriyet-i Umumiyesi’ne iletilmektedir. Ayrıca
frengi, verem, sıtma ve çiçek gibi bulaşıcı hastalıklarla mücadelenin ve bağışıklama uygulamalarının usulüne uygun şekilde yürütülüp yürütülmediği düzenli olarak denetlenmektedir.
Görevini kötüye kullandığı, rüşvet aldığı veya emirlere aykırı
davrandığı tespit edilen memurlar hakkında merkeze bildirimde bulunulmakta ve haklarında savunma istenmektedir. Bunun yanı sıra eczaneler, uyuşturucu maddeler ile vilayet sıhhiye meclislerinin faaliyetleri de denetim kapsamı içerisinde
değerlendirilmektedir.
Çanakkale Cephesinde de tıbbi personeller benzer şekilde
dağılmaktadır ve savaş boyunca sağlık işlerini Çanakkale Müstahkem Mevkii Kumandanlığı kuruluşunda yer alan 5. Şube
Müdürlüğü (Baştabiplik) yürütmüştür.
Bu sistemde Nizamiye ve Redif tümenlerinin başhekimleri,
tümenlere ait sağlık hizmetlerinin yürütülmesinin denetlenmesinden, sağlık teçhizatının kontrolünden ve yaralıların sağlık kurumlarında toplanmasından sorumludur (30). Nizamiye
tümeni başhekimi, düzenli ve kadrolu askerî birliklerin sağlık
hizmetlerinden sorumlu üst düzey sağlık amiri iken; Redif
tümeni başhekimi, seferberlikte oluşturulan yedek birliklerin
sağlık organizasyonunu yürütmekle görevli hekimdir. Aralarındaki temel fark, bağlı bulundukları birliklerin yapısı ve organizasyon düzeyinden kaynaklanmaktadır. Sıhhiye Dairesi İkinci Başkanlığı, tıbbî ilaçlar ile pansuman araç ve gereçleri için
talepte bulunduktan sonra, bu taleplerin en yakın askerî hastane eczanesinden temin edilmesini sağlayarak, savaş koşullarının tüm olumsuzluklarına rağmen sağlık hizmetlerinin etkin
ve sürdürülebilir biçimde yürütülmesine imkân tanımıştır (31).
Barış döneminde Çanakkale Bölgesi’nde bulunan Müstahkem Mevki Komutanlığı’na bağlı olarak, Gelibolu yakasında
Seddülbahir, Kilitbahir, Maydos ve Bolayır’da; Anadolu yakasında ise Kumkale ve Çanakkale’de yatak kapasiteleri 25 ile
100 arasında değişen revirler bulunmaktaydı, ayrıca Çanakkale’de 250 yataklı bir hastane de mevcuttu (29). 1 Ağustos 1914
tarihli personel ve taşıt durumu cetveline göre bölgede 3.125
mevcut askere karşılık yalnızca sekiz sağlık personelinin bulunduğu görülmektedir. Ancak İtilaf Devletlerinin Çanakkale
Boğazı’na yönelik saldırıların başlamasıyla bu durum değişmiştir. Boğazın savunulması amacıyla bölgeye yeni askerî birlikler sevk edilmiş; buna paralel olarak sıhhiye birlikleri takviye
edilmiş ve revirlerin yatak kapasiteleri artırılmıştır (29).
18 Mart 1915 tarihli Çanakkale Deniz Savaşı’nda İngiliz
ve Fransız ortak donanmasının yenilgiye uğramasıyla birlikte
oluşan yeni koşullar doğrultusunda, Çanakkale Cephesi’nin
savunması ordu düzeyine yükseltilmiş; bölgedeki birlikler yeni
kuvvetlerle takviye edilerek 5. Ordu kurulmuştur. 5. Ordu’nun
lojistik desteğini yürütmek amacıyla 5. Menzil Komutanlığı
oluşturulmuş; sağlık hizmetlerinin yönetimi ise Sıhhiye Reisi Yarbay Dr. Mustafa Talat (Özkan) Bey, Alman Islahat Heyeti
Sağlık Müşaviri Yarbay Prof. Dr. Mayer ve Sahra Sıhhiye Genel Müfettiş Vekili Alman Titri Bey tarafından yürütülmüştür. 1915
yılı haziran ayı sonu itibarıyla 2. Ordu, Seddülbahir Bölgesi’ne
konuşlandırılmış; sağlık hizmetlerinin sorumluluğu ise baştabip Operatör Albay İbrahim Tali (Uzgören) Bey’e verilmiştir
(13,30,32).
Çanakkale Savaşı’nın seyri ve gelişmeleri doğrultusunda,
yaralı ve hasta askerlere düzenli sağlık hizmeti sunulabilmesi amacıyla yeni hastaneler ve sıhhi teşekküller kurulmuştur.
Bu çerçevede, öğrencileri cephelere sevk edilen Darülfünun-ı
Osmani Tıp Fakültesi ile Gülhane Tababet-i Askeriye Tatbikat
Mektebi, eğitim faaliyetlerini kısıtlayarak birer yardımcı harp
hastanesi olarak hizmet vermeyi sürdürmüştür (30).
25 Nisan 1915’te İtilaf Devletlerinin çıkarma hareketiyle
Çanakkale Cephesi’nde kara muharebeleri başlamış ve bu süreçten sonra zayiat oranları beklenmeyen boyutlara ulaşmıştır.
Ağır kayıplar vererek hedeflerine ulaşamayan İtilaf Kuvvetleri,
aynı taarruzları birden fazla kez yinelemiş; ancak her seferinde her iki taraf da ciddi kayıplar vermiştir. Ayrıca, Çanakkale
Cephesi’nde siper hatlarının iç içe geçmiş olması, birliklerin
hareket kabiliyetini ciddi ölçüde sınırlamıştır (33) (Ek 2,3).
Eylül ayına kadar devam eden bu süreçte; yaralı, şehit ve
kayıp sayılarında belirgin bir artış yaşanmıştır. Kaynaklara göre,
söz konusu beş aylık süreçte toplam yaralı sayısı 86.857’dir. Bu
verilere göre aylık ortalama yaralı sayısının 17.000 civarında
olduğu öngörülmektedir. Ağustos ayına kadar hasta sayıları
görece düşük seyretmiş olmakla birlikte, ağustos ayı itibarıyla
hasta sayısının yaklaşık 10.000’e ulaştığı görülmektedir. Ağustos 1915 sonrasında, eylül, ekim ve kasım aylarında yaralanma
sayılarında düşüş yaşanmasına rağmen, hasta sayısında belirgin bir artış meydana gelmiştir (30). Sonuç olarak, bu artış sıhhi teşekküller üzerinde ağır bir yük oluşturmuş; yaralı ve hasta
sayılarındaki artışı karşılayabilmek amacıyla sağlık personeli
yoğun bir çalışma yürütmüştür (13).
Aynı dönemde yaralılara yapılan cerrahi müdahalelerde
sterilize edilmiş havlular kullanılmış; antiseptik olarak borik
asit, limon tuzu ve ılık sudan oluşan karışımlardan yararlanılmıştır (34). Yaralarda bulunan ölü dokular makas yardımıyla
çıkartılmış, ardından anestezik maddeler ve iyot kullanılarak
temizlenmiş ve yaralar saf hidrojen peroksit ile yıkanmıştır.
Daha önce de belirtildiği üzere, savaşın henüz başlangıç aşamasında iyot sıkıntısının baş göstermesi nedeniyle tentürdiyot
kullanılmasında son derece tasarruflu ve titiz davranılması emredilmiştir. Buna rağmen ameliyatlar sonrasında görülen ölüm
nedenleri arasında enfeksiyonların başat bir rol oynadığı anlaşılmaktadır (34).
Çanakkale Muharebeleri sürecinde Osmanlı sağlık teşkilatı, cephe hattından başlayarak cephe gerisine ve oradan
da memleket içi hastanelere uzanan kademeli ve hiyerarşik
bir yapı içerisinde organize edilmiştir. Cephede ilk müdahale
hizmetleri kıta sargı yerleri ve seyyar hastaneler aracılığıyla
yürütülmüş; yaralılar burada yapılan ilk cerrahi müdahalenin
ardından menzil hastanelerine sevk edilmiştir. Muharebeler
boyunca cephe gerisinde faaliyet gösteren seyyar ve sabit
hastanelerin sayısı ihtiyaca göre artırılmış, özellikle Gelibolu
Yarımadası ve Anadolu yakasında yoğunlaşan sağlık birimleri
üzerinden yaralı tahliye zinciri oluşturulmuştur (29).
Menzil hastaneleri, cepheden sevk edilen yaralı ve hastaların daha kapsamlı tedavi gördüğü, ameliyatların gerçekleştirildiği ve ileri sevk kararlarının verildiği merkezler olarak
işlev görmüştür. Bu hastaneler, menzil müfettişliklerine bağlı
şekilde örgütlenmiş ve hem askeri sağlık personeli hem de
sınırlı sayıdaki sivil hekimle hizmet vermiştir. Ancak personel
yetersizliği, tıbbi malzeme eksikliği ve salgın hastalıklar, sağlık
hizmetlerinin etkinliğini önemli ölçüde sınırlandırmıştır (35).
Cephe gerisindeki yükün hafifletilmesinde Osmanlı Hilâl-i
Ahmer Cemiyeti (Kızılay) önemli bir rol üstlenmiştir. Cemiyet
tarafından açılan hastaneler hem doğrudan cephe gerisinde
hem de İstanbul ve Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde memleket
hastaneleri şeklinde teşkilatlanmıştır. Bu hastaneler, ağır yaralıların uzun süreli tedavisini üstlenmiş, gönüllü sağlık personeli ve bağışlarla desteklenen yarı-resmî bir sağlık ağı oluşturmuştur. Böylece cephe-menzil-memleket hastanesi hattında
üç aşamalı bir sağlık sevk ve tedavi sistemi meydana gelmiş;
savaşın artan yaralı ve hasta sayısına rağmen, mevcut imkânlar dâhilinde sürekliliği olan bir sağlık organizasyonu tesis edilmeye çalışılmıştır (29).
Çanakkale Cephesi’nde dokuz aylık süre içerisinde 110.220
yaralı ve 70.993 hasta, menzil ve memleket içi hastanelerine
sevk edilmiştir. Menzil hastaneleri, cephe hattındaki ilk müdahale birimlerinin (kıta sargı yeri, seyyar hastane vb.) ardından,
menzil bölgesinde (ikmal bölgesi) konumlanan ve cepheden
geriye sevk edilen yaralı ve hastaların tedavisini üstlenen
cephe gerisi hastanelerdir ve cephe ile iç bölge hastaneleri
arasında bir ara basamak sağlık hizmeti işlevi görmüştür (30).
Bu dönemde, 10 adet ordu ve menzil hastanesinin 95 hekim
kadrosuyla faaliyet göstermesi ön görülmesine karşın, söz
konusu hastaneler yalnızca 61 hekim ile hizmet verebilmiştir. Buna rağmen, mevcut yatak kapasitesi 3.000’den 10.000’e
yükseltilmiş, hastane sayısı ise 14’e çıkarılmıştır. Bu hastanelerde dokuz ay süre içerisinde 48.268 yaralı, 22.619 hasta tedavi
edilmiştir. Yaralıların %2.2 (1.062)’si, hastaların %11.6 (2.623)’sı
hayatını kaybetmiştir. Ayrıca Hilal-i Ahmer Cemiyetinin 5.450
yatak kapasiteli sekiz hastanesinde dokuz ay içerisinde toplam
19.443 yaralı tedavi edilmiştir (Şekil 6) (28).
Çanakkale Cephesi’nde hafif yaralılar, ağır yaralılar ve salgın hastalıklara yakalanan askerlerin farklı hastanelerde tedavi
edilmesi planlanmış; sağlık hizmetleri bu çerçevede yürütülmüştür. 5. Ordu’nun sağlık teşkilleri, muharebenin şiddetlenmesiyle gittikçe takviye edilmiş ve 6 Temmuz 1915’te belirtilen
krokide görülen hastanelerin (26 hastane) yatak sayılarının genel toplamı 110.700’e ulaşmıştır (Ek 4) (13). Bu kapsamda Akbaş ve Eceabat (Maydos) hastaneleri yaralı ve hasta sevklerinde önemli bir rol üstlenirken, 600 yatak kapasiteli Galata Hastanesi
özellikle salgın hastalıkların tedavisine tahsis edilmiştir. Böylece binlerce yaralı ve hasta, seyyar, menzil, Kızılay ve memleket
hastanelerini kapsayan geniş bir sağlık ağı içinde, mevcut imkânlar dâhilinde tedavi altına alınmıştır (28).
Arşiv belgelerinde yer alan verilere göre, Çanakkale Cephesi’ndeki toplam zayiat sayısı 251.447 olup bu rakam 25.127
şehit, 130.306 yaralı, 10.867 esir ve kayıp, 21.498 hastalıktan
ölen ve 64.449 malulden oluşmaktadır (30).
Aşağıdaki tabloda yer alan kayıp sayıları harp ceridelerine
göre düzenlenmiştir. Bu sayılara deniz savaşı dönemi kayıpları
dâhil edilmemiştir (Tablo 6) (21).Çanakkale Cephesinde Görülen Hastalıklar ve Alınan
Önlemler
Çanakkale Cephesi’nde görülen hastalıkların önemli bir kısmı, temiz suya erişimde yaşanan kısıtlılıklar ile beslenme ve hijyen koşullarındaki yetersizliklerden kaynaklanmıştır. Bununla
birlikte, Mayıs 1915’te Kumkale ve çevresinde ciddi boyutlara
ulaşan bir sıtma salgını görülmüştür. Pınarbaşı kaynağından
Kumkale’ye kadar uzanan sazlık ve bataklık alanlarda Anofel
cinsi sivrisineklerin yoğun biçimde üremesi, salgının yayılmasında belirleyici bir etken olmuştur. Savaş koşulları nedeniyle
etkili ve kapsamlı önlemler alınamaması sonucunda, uygulanan korunma tedbirleri yetersiz kalmış ve bunun sonucu olarak
birliklerde sıtmaya bağlı ölüm vakaları görülmeye başlanmıştır.
Kumkale’de konuşlu birliklerden birinde kısa süre içinde meydana gelen iki ölüm vakası sonrasında gerçekleştirilen otopside, dalak ve kalp kanı örneklerinin mikroskobik incelemesinde
sıtma parazitlerinin yoğunluğu tespit edilmiştir. Sıtma tedavisinde etkili ilaçların temininde yaşanan güçlükler nedeniyle
bölgede görev yapan birliklere profilaktik amaçla haftada iki
gün birer gram kinin verilmiştir. 5. Ordu’ya ait sıtma istatistiklerine göre, 116.985 sıtma vakası kaydedilmiş ve bu vakalar arasında 6.661 ölüm gerçekleşmiştir. Bunun yanı sıra, nadir de olsa
vücut bitleri aracılığıyla bulaşan ve Borrelia recurrentis etkenine
bağlı dönek humma vakalarına da rastlanmıştır. Bu kapsamda,
üç seyyar etüv ile bir menzil temizleme evi faaliyete geçirilmiş
ve askerlerin hijyen işlemleri bu tesislerde gerçekleştirilmiştir
(21).
5. Ordu Menzil Komutanlığı’na bağlı menzil ambarlarında,
iki aylık gereksinimi karşılayacak miktarda erzak depolanmıştır. Ancak depolanma imkânı bulunmayan et, sebze ve meyve
gibi gıdaların birliklere düzenli olarak temin edilememesi nedeniyle, askerlerin beslenmesi büyük ölçüde bakliyata dayalı
olarak sürdürülmüştür. Bu durum, askerler arasında yetersiz
ve tek yönlü beslenmeye bağlı sağlık sorunlarının artmasına
yol açmış; özellikle C vitamini eksikliğiyle ilişkili olarak diş eti
çekilmesi ve kanamalarla seyreden iskorbüt vakalarında belirgin bir artış gözlemlenmiştir. Muharebe süresince yaklaşık
1.000 askerde iskorbüt hastalığına ait bulguların saptandığı
kaynaklarda belirtilmektedir. Bu gelişmeler üzerine, askerî
iaşe düzeninin standardize edilmesi amacıyla 12 Eylül 1914
tarihli “Tayinat ve Yem Kanunu” çerçevesinde bir erin günlük
yiyecek payı resmî olarak belirlenmiştir (35). Bu kanuna göre;
“600 gram un, 250 gram et veya 125 gram kavurma, pastırma,
sucuk veya konserve et, 86 gram pirinç, 10 gram yağ, 20 gram
soğan ve tuzdan” ibaret beslenme listesi oluşturulmuştur. Etin
1/4’üne karşılık nohut, kuru fasulye, sebze, konserve veya yaş
sebze verilmesi öngörülmüştür. Ancak savaş sürecinin uzaması ve sevkiyatların askere ulaşamaması nedeniyle belgelerde
askerin istihkakında azalmaya gidilmiştir (21).
Savaş sürecinde ortaya çıkan bir diğer önemli sorun ishal
salgınları olmuştur. Her hava saldırısının ardından siperlerin
daha da derinleştirilmesi ve askerlerin rutubetli, ıslak toprak
koşullarında barınmak zorunda kalması, birlikler arasında ishal
vakalarının hızla yayılmasına neden olmuştur. Ancak askerlerin geçici olarak siperlerden çıkarılarak hijyen koşullarının iyileştirilmesi ile birlikte, hastalığın yayılımı büyük ölçüde kontrol
altına alınabilmiştir (36).
Cephede kullanılan su kaynaklarının yeterli hijyen koşullarını taşımaması, dizanteri ve kolera vakalarında belirgin bir
artışa neden olmuştur. İlaç ve tıbbi malzeme temininde yaşanan güçlükler ise, mevcut koşullar altında alternatif ve destekleyici tedavi yöntemlerine başvurulmasını zorunlu kılmıştır. Bu
çerçevede, söz konusu enfeksiyonlara yakalanan askerlerde killi toprak uygulamalarına yer verilmiştir (37). Literatürde bolus
alba ya da kaolin olarak adlandırılan bu madde, özellikle Birinci
Dünya Savaşı sırasında bağırsak enfeksiyonlarına bağlı gelişen
hastalıklarda destekleyici tedavi unsuru olarak çeşitli ülkelerde
kullanılmıştır. Kaolinin, özellikle ishal ve dizanteri vakalarında
dışkılama sıklığını azaltmaya yönelik adsorban özelliklerinden
yararlanıldığı; bazı uygulamalarda ise yalnızca tedavi amacıyla
değil, profilaktik (koruyucu) amaçlarla da denendiği belirtilmektedir. Nitekim Derek S. Linton’ın “War Dysentery and the Limitations of German Military Hygiene during World War I” başlıklı
çalışmasında, savaş koşullarında askerî hijyen uygulamalarının
sınırlılıkları bağlamında benzer destekleyici tedavilere başvurulduğu ifade edilmektedir (38).
Koruyucu sağlık uygulamaları kapsamında, sıtma ve tifüs
gibi hastalıkların yayılmasına ve bulaşmasına neden olan etkenlere karşı çeşitli önlemler alınmıştır. Bu çerçevede askerlerin kişisel hijyenine önem verilmiş; içme sularının temizliği
sağlanmış, tuvaletlerin düzenli olarak dezenfekte edilmesi ve
su küplerine musluk takılması gibi uygulamalara başvurulmuştur (36). Tüm bu önlemlere rağmen, cephede sıtma, kolera, çiçek ve tifo gibi bulaşıcı hastalıkların görülmeye devam
ettiği anlaşılmaktadır. Buna ek olarak lekeli humma (tifüs),
tüberküloz, zatürre ve zatülcenp gibi hastalıklar da yaygınlık
göstermiştir (12).
Cephede görülen hastalıkları önlemek için askerlerin aşılamaları, dezenfeksiyon ve arındırma işlemleri, etüvlerin kullanılması, sinekler ve bitlerden korunmak için ateş yakılması
gibi koruyucu tedbirler alınmıştır. Buna ek olarak, cephedeki
askerde bulunabilecek salgın hastalıkların, hastanelerdeki diğer hastalara ve halka bulaşmasının önüne geçebilmek için
Lapseki gibi bazı bölgelerde yaşayan vatandaşlar zorunlu olarak göç ettirilmiştir.
Çanakkale Cephesinde Aşılama Uygulamaları (Aşılama
Programı)
Çanakkale Cephesi’nde sağlık hizmetleri, tedavi edici uygulamalardan ziyade koruyucu hekimlik anlayışı çerçevesinde
ele alınmış ve sağlıkla ilgili mücadele bu doğrultuda yürütülmüştür. Bu bağlamda, salgın hastalıkların önlenmesine yönelik uygulamalar arasında temizlik ve hijyenin sağlanması,
yeterli ve dengeli beslenmenin temini ile aşılama faaliyetleriöncelikli uygulamalar arasında yer almıştır. Aşılama uygulamaları ve askerlerin temel sağlık eğitimleri için tahaffuzhaneler
kurulmuştur (39).
Tahaffuzhaneler, esasen sefer sırasında yolcu ve personel
arasında bulaşıcı hastalık tespit edilen gemilerin karantina sürelerini geçirmeleri, gerekli sağlık önlemlerinin uygulanması
ve hastaların tedavi edilmesi için büyük limanlara yakın kıyı
bölgelerinde tesis edilen sağlık kuruluşlarıdır. Savaş sırasında
askerler cepheye gönderilmeden önce farklı yerlerde kurulmuş olan tahaffuzhanelerde yanaşık düzen eğitime tabi tutulmuş; kolera, dizanteri ve çiçek gibi bulaşıcı hastalıklara karşı
aşılamaları yapılmış, cephede de aynı şekilde aşılama uygulamalarına devam edilmiştir (Tablo 7) (39).
Ayrıca ATASE arşivinde 5. Ordu’ya yönelik bir aşılama talimatı da bulunmaktadır (Ek 5) (39). Bu talimatın maddeleri şöyledir:
1. Çiçek, kolera, kara humma ve dizanteri aşıları aşağıda belirtilen zamanlarda uygulanacaktır (Tablo 7) (39):
2. Orduya yeni katılacak erlere aşıların uygulanma usulü:
2.A. Cetveli (Tablo 8) Daha önce yukarıdaki tabloda gösterildiği şekilde aşılananlara, birinci maddede belirtilen zamanlarda aşılar aşağıda açıklanan usule göre uygulanacaktır
2.B. Cetveli (Tablo 9) (39):
3. Subay ve erlere istisnasız olarak aşı uygulanacaktır.4. Aşı uygulamasının gecikmeksizin gerçekleştirilmesi tavsiye
edilmekte olup, zira gecikme durumunda bağışıklık tepkisinin geç ortaya çıkacaktır.
5. Aşılar, günü gününe askerlerin kimliklerine kaydedilecektir.
6. Görevle, izinle veya hava değişimi nedeniyle sevk edilecek
ya da hastanelerden taburcu olan erlerin, hareketlerinden
önce; koleraya karşı en fazla iki ay, kara hummaya karşı ise
en fazla dört ay önce aşılanmış olmaları şarttır. Bu süreler
içinde aşılanmış olanlar yeniden aşılanacak ve aşı tarihleri
belgelerine kaydedilecektir.
7. Birliklerin hareketinden önce aşısız kimsenin kalmamasına
dikkat etmek, komutanların görevleri arasındadır.8. İkmal erleri, ilk ve esas olarak toplanma (ictima) veya temizlik (tathir) yerlerinde, 2.A. cetveline göre (Tablo 8) aşılanacaktır.
9. Salgın bulunan bölgelere sevk edilen birlikler ile tek tek gönderilen subay ve erler, salgının türüne göre 2.B. cetveline (Tablo 9) uygun biçimde yeniden aşılanmak zorundadır.
Bu talimatname, Osmanlı askeri sağlık sisteminde aşılama
uygulamalarının ne denli planlı ve merkezi bir biçimde yürütüldüğünü açıkça ortaya koymaktadır. Aşıların türlerine göre
belirli aralıklarla tekrarlanması, orduya yeni katılan erler için
aşamalı bir aşılama takviminin uygulanması ve daha önce
aşılanmış personelin yeniden aşılanmasına ilişkin usullerin ayrıntılı biçimde düzenlendiği görülmektedir. Subay ve er ayrımı
gözetilmeksizin aşının zorunlu tutulması ve tüm uygulamaların kayıt altına alınması, aşılama faaliyetlerinin salgın hastalıkların önlenmesinde temel bir koruyucu sağlık aracı olarak
değerlendirildiğini göstermektedir. Bu yönüyle talimatname,
Çanakkale Cephesi’nde sağlık hizmetlerinin tedavi edici müdahalelerden ziyade aşılama temelli bir koruyucu hekimlik
anlayışı çerçevesinde ele alındığını somut biçimde belgelendiğini söyleyebiliriz.
Tahaffuzhaneler sayesinde Çanakkale Cephesi’nde kayda
değer faydalar sağlanmış; önemli salgın hastalıkların yayılması
ve bu hastalıkların yol açabileceği olası can kayıplarının önüne
geçilmiştir. Askerlerin yanı sıra, yaralı askerlere primer bakım
verici hekim, hemşire ve hasta bakıcılara da aşılama yapılmıştır. Aynı zamanda halka da bulaşıcı hastalıklardan korumak için
aşılama uygulamaları dönemin şartlarına göre olabildiğince
yapılmaya çalışılmıştır (29).
Mevzi koşullarında askerlerin kişisel temizlik ve kıyafet değişimi imkânlarının sınırlı olması, bit salgınlarının ortaya çıkmasına neden olmuş; buna bağlı olarak tifüs vakalarında artış
gözlenmiştir. Tifüse yakalanan 149 askerden 36’sının yaşamını
yitirmiştir (40). Tüm bu olumsuz koşullara rağmen ölüm oranlarının görece düşük kalmasının nedenini, Cemil (Conk) Bey,
4. Tümen Komutanı olarak kaleme aldığı hatıralarında açıklamaktadır. Cemil (Conk) Bey’e göre, 25 Ağustos 1915 tarihinde
cepheye ulaştırılan kolera ve tifo aşılarıyla askerlerin aşılanması, bu dönemde ölümlerin sınırlı düzeyde kalmasında belirleyici bir rol oynamıştır (41,42). Tifüs hastalığına karşı çözüm
arayışları kapsamında, Osmanlı hekimlerinden Reşat Rıza Bey
(Kor), çalışma arkadaşı Mustafa Hilmi Bey (Sağun) ile birlikte,
1914 yılında, hastalığın etkeni henüz bilim dünyasında açık
biçimde tanımlanmamışken, tifüs hastalarının kanında bulunan etkeni (Rickettsia prowazekii) inaktive etmeye dayalı bir aşı
geliştirmiştir (43-46). Kendilerinin tanımladığı üzere bu aşının
üretim prosedürü:
“Hastalığın ileri evresinde ateşi bulunan bir tifüs hastasından
alınan 10-20 santimetreküp kan, steril cam boncuklar içeren steril bir şişe içerisine koyulup, kanın iyice çalkalanmasından sonra
fibrinin tamamen ayrılması sağlanır. Sonrasında fibrinden ayrılan kanın olduğu şişe 60 °C suda sık sık çalkalanması sureti ile bir
saat tutulmalıdır. Bu şekilde kan içindeki tifüs etkeni zararsız hâle
gelmekte ve elde edilen bu materyal tifüs aşısı olarak kullanılabilmektedir. Bu preparattan aşının uygulanacağı askerin derisinin
altına 5 santimetreküp miktarda zerk etmek (enjekte etmek) yeterlidir.” şeklindedir (45).
Ayrıca Osmanlı askerî hekimlerinden Dr. Abdülkadir Lütfi
(Noyan) tarafından Bağdat’ta 6. Ordu bünyesinde 76 subay, 30
hekim ve 20 hastabakıcıya tifüs aşısı uygulanmıştır. Noyan, söz
konusu aşının Kutü’l-Amare Cephesi’nde de tatbik edildiğini
belirtmektedir. Buna karşılık, 6. Ordu Kumandanı Colmar Freiherr von der Goltz Paşa, özel hekiminin itirazı üzerine aşılanmayı kabul etmemiş; ilerleyen süreçte hem kendisinin hem de
hekiminin tifüs hastalığı nedeniyle hayatını kaybetmiştir (47).
Abdülkadir Lütfi (Noyan) tifüs aşılamasıyla ilgili olarak “ölüm”
konusunda sadece bir kişinin öldüğünü onun da intihardan
dolayı olduğunu belirtmiştir: “Ordu merkezinde yaptığım aşı
ile 30 tabip, 76 subay, 20 hastabakıcı aşıladım. Bütün harp devamında bunlardan 3 tabip hastalığa tutuldu, biri intihar etti.
Başka vefat olmadı. Subaylardan hiç kimse tifüse tutulmadı. 20
hasta bakıcıdan 2 kişi aşıdan 3-4 gün sonra hastalandı. Hastalığı nispeten hafif geçti, birisi 30 gün sonra hastalandı ve hastalığı
çok hafif atlattı.” (48).
Aşılama faaliyetleri çerçevesinde, Bakteriyolog Dr. Tevfik
İsmail Bey, İkinci Ordu Sağlık Müfettişi Dr. Tevfik Salim Bey
tarafından Çanakkale’de uygulamaya konulan dizanteri aşısının uygulanmasını yürütmek ve Anadolu yakasında bağışıklık
düzeyini incelemek amacıyla görevlendirilmiştir (36). Yine bu
hususta, Çanakkale Cephesinden sorumlu Liman von Sanders
tarafından imzalanan bir emirde; İzmir, Aydın ve Bandırma’da
bulunan laboratuvarların sorumluluk alanları belirlenmiş ve
bu alanlar dâhilinde bakteriyolojik çalışmaların yürütülmesi
talep edilmiştir. Aynı emirde, ordunun ihtiyacı olan aşıların hazırlanmasının da gerekli olduğu özellikle vurgulanmıştır (49).
Telkihhane (Aşı Evi) ve Cepheye Aşı Tedariki
Muharebeler sırasında aşı, en çok ihtiyaç duyulan sağlık
malzemeleri arasında yer almıştır. Özellikle çiçek aşısının üretimini sağlamak amacıyla ilk olarak İstanbul’da telkihhane teşkil
edilmiş; bu uygulamanın ardından telkihhanelerin kurulması
ülke genelinde yaygınlaştırılmıştır. Bu düşüncenin temel nedeni ise İstanbul’dan uzak vilayetlerde hastalığın görülmesi
üzerine bölgeye gönderilen aşıların uzun süren yolculuk esnasında bozulması olmuştur. Buna ek olarak, merkeze uzak olan
yerlerde çiçek hastalığının ortaya çıkması sonucu aşı tedarik
etmek büyük bir sorun teşkil etmesidir. Bu durum çiçek hastalığının şiddetlenmesine ve beraberinde de ölümlerin artmasına neden olmuştur. Bu nedenle ilk olarak merkeze yani; İstanbul’a çok uzak olan Yemen Vilayeti merkezinde bir telkihhane
açılması çalışmalarına başlanmıştır (50-52). Ayrıca merkeze
olan uzaklığından dolayı, Haydarpaşa, Suriye, Musul, Erzurum
gibi yerlerde de telkihhane yapılmasına karar verilmiştir. Tel-kihhanelerin faaliyete geçmesi, çiçek aşısının kısa sürede üretilmesini ve ihtiyaç halinde ülke genelinde hızlı bir aşılama sürecinin yürütülmesini mümkün kılmıştır. Bu sayede hastalığın
yayılması kontrol altına alınmaya ve ölüm oranlarının düşürülmesine yönelik etkili bir müdahale sağlanmıştır (53,54).
Muharebeler sırasında Sahra Sıhhiye Dairesi’nden 15 kilo
kolera aşısı, 20.000 kişilik çiçek aşısı ile 60 adet tetanos aşısı talep edildiği ve bu aşıların cepheye ulaştırıldığı anlaşılmaktadır
(55, 56). Ayrıca 5. Ordu Komutanlığı, 19 Mayıs 1915 tarihinde
Sahra Sıhhiye Dairesi’nden, hastanelerin ihtiyacı doğrultusunda 6.000 kişilik çiçek aşısı ile 15 kilogram kolera aşısının Akbaş’a gönderilmesini talep etmiştir. 26 Mayıs 1915 tarihinde
2.000 askerlik kolera, tifo ve çiçek aşısı; 28 Mayıs 1915 tarihinde
Bandırma’ya sevk edilmek üzere 7. ve 8. Tümen başhekimlikleri için yeterli miktarda çiçek, kolera ve tifo aşısı; 13 Haziran
1915 tarihinde ise 100 kilogram kolera aşısı ile mümkün olan
miktarda tifo ve çiçek aşısı talep edilmiştir. 23 Ağustos 1915
tarihinde Tekirdağ’da bulunan 12’nci depo taburuna her gün
yeni asker gelmesi nedeniyle mevcutları 3.000’e ulaşmış ve bu
nedenle 3’üncü Kolordu Komutanlığı tarafından sevk öncesine yetişecek şekilde tifo ve kolera aşısı talep edilmiştir. 3’üncü
Kolordu Komutanlığı’nın aşı talepleri muharebeler boyunca
devam etmiştir (55,56). 1 Ekim 1915 tarihinde Bandırma, Bursa ve Tekirdağ’da bulunan ve sevke hazır askerler için aşı talep edilmiş, bu doğrultuda 7 Ekim 1915 tarihinde Tekirdağ’a
3’üncü Kolordu adına 10 kilo dizanteri aşısı gönderilmiştir. 27
Ekim 1915 tarihinde 30 kilo dizanteri, 17 kilo kolera, 20 kilo tifo
aşısı ve 20 adet dizanteri serumu Lapseki’deki Menzil Sıhhiye
Deposu’na gönderilmiştir (55).
Gerekmesi durumunda aşılama işlemlerine cephede de
devam edilmiştir. Buna dair emir “Taze dizanteri ve kolera aşısı
yapılacak” şeklindedir. Bu durum birçok subayın anılarına da
yansımıştır. 4. Tümen Komutanı Cemil (Conk) Bey hatıratında
25 Ağustos 1915 gününe, “Bugün kolera ve tifo aşıları geldi. Askerleri aşıladık”; İzzettin Çalışlar, 31 Temmuz 1915 gününe “Tifo
aşısıyla aşılandım. Aşı pek ziyade tesir etti”, Fasih Bey 18 Kasım
1915 tarihi için “Efrâd dizanteri aşısı oluyor” ifadelerine yer vermiştir (29,56).
Sonuç
Çanakkale Cephesi, yalnızca Türk tarihi açısından değil,
aynı zamanda dünya tarihinin siyasi, sosyo-ekonomik ve kültürel gelişimi bakımından da belirleyici sonuçlar doğurmuştur.
Tarihsel bir dönüm noktası olan Çanakkale Savaşı sırasında,
cephede şehit ve yaralıların zamanında tahliye edilememesi,
kirli su birikintilerinin varlığı, hayvan ölülerinin açıkta kalması, karasinek ve sivrisineklerin yaygınlığı ile tıbbi ekipman ve
sanitasyon eksikliği gibi birçok etken, bulaşıcı hastalıkların
yayılmasına elverişli bir ortam oluşturmuştur. Savaş sürecinde
askerler arasında bulaşıcı hastalıkların yayılmaya başlaması
üzerine, koruyucu sağlık önlemleri uygulanmaya konulmuş ve
askerlerin aşılanmasına özel önem verilmiştir.
Çanakkale Cephesi’nde yürütülen aşılama faaliyetleri, Osmanlı askeri sağlık sisteminde koruyucu hekimliğin, aşı uygulamalarının savaş koşullarında dahi ne denli merkezi bir
yere sahip olduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Arşiv
belgeleri, talimatnameler ve hatıratlar birlikte değerlendirildiğinde; çiçek, kolera, tifo ve dizanteri başta olmak üzere bulaşıcı hastalıklara karşı aşılama uygulamalarının belirli bir plan
ve takvim dahilinde yürütüldüğü, bu uygulamaların yalnızca
askerlerle sınırlı kalmayarak sağlık personelini ve imkanlar ölçüsünde sivil nüfusu da kapsadığı görülmektedir. Telkihhaneler aracılığıyla aşı üretiminin sürekliliğinin sağlanması ve cepheye aşı sevkiyatının gerçekleştirilmesi, salgın hastalıkların
yayılmasının sınırlandırılmasında belirleyici bir rol oynamıştır.
Askeri personel, cepheye sevk öncesinde sağlık muayenelerine tabi tutulmuş; cephede ise bağışıklığın güçlendirilmesi
ve bulaşıcı hastalıkların önlenmesi amacıyla periyodik aşılama
uygulamaları yürütülmüştür (57). Savaş koşullarında salgın
hastalıkların önlenmesi ve hastalıkların yayılmasının engellenmesi sürecinde Hilal-i Ahmer Cemiyeti de önemli bir rol
üstlenmiş ve bu alanda kayda değer katkılar sağlamıştır. İnşa
edilen Hilal-i Ahmer hastaneleri, pek çok hastanın iyileşmesine
yardımcı olmuş, yaralı askerin cepheye geri dönmesini sağlamıştır. Hilal-i Ahmer Cemiyeti’ne destek veren diğer kuruluşlar
ile halkın katkıları sayesinde sağlık hizmetleri büyük aksaklıklara yol açmadan yürütülmüş ve Çanakkale Savaşı süresince
askerlerin sağlık ihtiyaçlarının karşılanması için mevcut imkanlar seferber edilmiştir. Bu yönüyle Çanakkale Cephesi, savaş koşullarında sağlık hizmetlerinin örgütlenmesi, toplumsal
seferberlik ve gönüllü destek mekanizmalarının işleyişi bakımından dikkat çekici bir örnek teşkil etmektedir.
KAYNAKLAR
1
Renouvin P. Birinci Dünya Savaşı 1914-1918 (Çev. Adnan Cemgil). İstanbul: Altın Kitaplar,1982.
2
Rabinowicz L. Nüfus Meselesi (Çev. Alâettin Cemil). Ankara: İktisat Matbaası, 1930.
3
Karpat KH. Osmanlı Nüfusu (1830-1914) Demografik ve Sosyal Özellikleri (Çev. Bahar Tırnakcı) İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2003.
4
Özdemir H. Salgın hastalıklardan ölümler. Ankara: TTK Yayınları,
2005.
5
Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi, Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi, Çanakkale cephesi Harekâtı c.V. Ankara: Genelkurmay Başkanlığı Yayınları,
1997.
6
Erikson EJ. Size Ölmeyi Emrediyorum! Birinci Dünya Savaşı‘nda Osmanlı Ordusu (Çev. Tanju Akad) İstanbul: Kitap Yayınevi, 2003.
7
Crutwell CRMF. A History of the Great War 1914-1918. Chicago: Chicago
Review Press, 2019.
8
Butler AG. The Australian Army Medical Services in the War of 1914-
1918. Melbourne: Australian War Memorial, 1943.
9
Yalman AE. Turkey in the World War. New Haven: Yale University Press,
1930.
10
Ataöv T. Death Caused by Disease in Relation to the Armenian Question. Ankara: SBF Yayınları, 1985.
11
Sağlam T. Cihan Harbinde III. Orduda Sıhhî Hizmete Ait Küçük Bir Hülâsa. İstanbul: Askerî Tıbbîye Matbaası, 1940.
12
Calculateme. Erişim adresi: https://www.calculateme.com/inflation/1-dollars/from-1915/to-now?utm adresine göre hesaplanmıştır
(Erişim tarihi: 08.02.2026).
13
Zürcher EJ. Between Death and Desertion: The Experience of the Ottoman Soldier in World War I. Turcica 1996;28;236-57. https://doi.
org/10.2143/TURC.28.0.2004343
14
Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi, Birinci Dünya Harbi, İdarî Faaliyetler ve Lojistik, c.IX. Ankara: Genelkurmay Başkanlığı Yayınları, 1985.
15
Kavur EŞ. Askerî Hekimliğin Sıhhiye Hizmetlerinde Bir Etüd. Dirim
1973;XLIX(7);194-378.
16
Yıldırım N. A History of Healthcare in Istanbul (Çev. İnanç Özekmekçi).
Istanbul: İstanbul Üniversitesi Yayınları, 2010. https://doi.org/10.26650/
AB/AA8.2022.125
17
Sarı N, Özaydın Z. I. Dünya savaşında Osmanlı Hilâl-i Ahmer Cemiyeti‘nin Sağlık ve Sosyal Yardıma Katkıları. II. Türk Tıp Tarihi Kongresi,
1999;161-71.
18
Sarı N, Özaydın Z. Dr. Besim Ömer Paşa ve Kadın Hastabakıcı Eğitiminin
Nedenleri (I). Sendrom 1992;4(4);10-18.
19
Trembur H. Arztliche Tatigkeit in der Türkei bei der Mittelmeerdivision wahrend desWeltkrieges. In: Vor 20 Jahren. Zweite
Folge. Vor den Dardanellenzum Sues. Leipzig, 1935. https://doi.
org/10.1055/s-0028-1129678
20
Becker H. I. Dünya Savaşı‘nda Osmanlı cephesinde Askerî Tababet ve
Eczacılık. İstanbul: İstanbul Üniversitesi, Doktora Tezi, 1983.
21
Karal Akgün S. Uluğtekin M. Hilâl-i Ahmer‘den Kızılay‘a c.1. Ankara: Türk
Hava Kurumu Basımevi, 2000.
22
Esenkaya A. Çanakkale Muharebelerinde Cephede ve Cephe Dışında
Sağlık Hizmetleri. Çanakkale Araştırmaları Türk Yıllığı 2011;10(10-11);
25-70.
23
Koğ Y. Kırım Savaşı‘nda salgın hastalıklar (1853-1856). Tarihçi
2022;2(2);75-104.
24
Özbay K. Türk Asker Hekimliği Tarihi ve Asker Hastaneleri c.1-2. İstanbul: Genelkurmay Basımevi, 1976.
25
Uçar M. Birinci Dünya Savaşı‘nda Türk Ordularındaki Sağlık Hizmetlerinin Arşiv Belgeleri Işığında Değerlendirilmesi. Ankara: Ankara Üniversitesi, Doktora Tezi, 2010
26
Şahin M. Çanakkale Cephesinde Türk Ordusunun Menzil Teşkilatı ve
Askeri Ulaştırma Hizmetleri. Çanakkale Araştırmaları Türk Yıllığı 2015;
13(18); 271-298. https://doi.org/10.17518/caty.91053
27
Ayhan A. Çanakkale Ah Çanakkale. Manisa: Manisa Valiliği Yayınları,
2012.
28
Maraş Öymen Ş. Çanakkale Acı İlaç. İstanbul: Deva Holding, 2005
29
Coşkun H. Çanakkale Savaşlarında Sağlık Hizmetleri. TAF Preventive
Medicine Bulletin 2014;13(2);93-98. https://doi.org/10.5455/pmb.1-
1370260347
30
Özbay K. Türk Asker Hekimliği Tarihi ve Asker Hastaneleri c.1. İstanbul:
Genelkurmay Basımevi, 1976.
31
Sınmaz Sönmez C. Çanakkale Cephesi‘nde Sağlık Kuruluşları ve
Kızılay Arşiv Belgelerine Göre Hilâl-i Ahmer Cemiyeti‘nin Faaliyetleri.
Çanakkale Araştırmaları Türk Yıllığı 2016;14(20);173-92. https://doi.
org/10.17518/caty.48614
32
Linton DS. War Dysentery and the Limitations of Germany Military Hygiene during World War I. Bulletin of the History of Medicine
2010;84(4);607-639. 10.1353/bhm.2010.0036 https://doi.org/10.1353/
bhm.2010.a408205
33
ATASE Arşivi, BDH, Klasör 3523, Dosya 4
34
McCarthy J. Ölüm ve Sürgün (Çev. Bilge Umar), İstanbul: İnkılap Kitabevi,1998.
35
Türk Kızılayı Arşivi, Kutu 22, Belge 5, 5 Nisan 1331.
36
TİTE Arşivi, Kutu 159, Gömlek 19, Belge 19-9001.
37
Cemil Conk Paşa. Çanakkale Seferi, Çanakkale Hatıraları c.2. İstanbul:
Arma Yayınları, s.181-182.
38
Sarıkaya E (ed.). Her Yönü ile Aşı ve Bağışıklama. Ankara: TAÇESE Yayınları, 2019.
39
Arabacı Z, Doğru A. Birinci Dünya Savaşı Öncesi ve Savaş Döneminde
Aşılama Uygulamaları ve Hemşirelik. Sağlık Akademisi 2017;2(1);40-
50. https://doi.org/10.25279/sak.288352
40
Karatepe M. I. Dünya Savaşı‘nda Kafkas Cephesinde Tifüsle Mücadele.
İstanbul: İstanbul Üniversitesi, Doktora Tezi, 1999.
41
Taner Ş. Türkiye‘de Bağışıklamanın Tarihi: Yapılanlar ve Yapılamayanlar (Sunum) Erişim adresi: https://www.klimik.org.tr/wp-content/
uploads/2015/06/T%C3%BCrkiye%E2%80%99de-Ba%C4%9F%C
4%B1%C5%9F%C4%B1klaman%C4%B1n-Tarihi-Yap%C4%B1lanlar-ve-Yap%C4%B1lamayanlar-%C5%9Eafak-Taner.pdf (Erişim Tarihi:
18.03.2025).
42
Özer S. I. Dünya Savaşı‘nda Osmanlı Devleti‘nde Tifüs (Lekeli Humma)
Salgını. Belleten 2016;LXXX(287);219-60. https://doi.org/10.37879/belleten.2016.219
43
Noyan A. Son Harplerde Salgın Hastalıklarla Savaşlarım. Ankara: Ankara Tıp Fakültesi Yayınları, 1956.
44
ATASE, BDH, 3413-64.
45
Bayur YH. Türk İnkılâp Tarihi, C.3, Kısım 4, Ankara: Türk Tarih Kurumu
Yayınları, 1983.
46
BOA. DH. MKT. 2092/14.
47
Eroğlu H, Dinç G, Şimşek F. Osmanlı İmparatorluğunda Telkîh-i Cüderî
(Çiçek Aşısı). Milli Folklor 2014;26(101):193-208.
48
Sarı N, İzgöer AZ, Eryüksel A. II. Abdülhamid Döneminde Açılan Telkîhhaneler (Aşı Evleri) ve Çiçek Aşısı üretimi. Berrin Okka, Ayşegül Demirhan Özdemir, Öztan Usmanbaş (ed.) Afyon ve İstanbul Uluslararası
Türk-İslam Tıp Tarihi ve Etiği Kongreleri (2018-2019) Bildiri Kitabı. Konya: Selçuk Üniversitesi Basımevi, 2020:15-27.
49
BOA. BEO. 33/248757
50
BOA. DH. MKT. 2304/53
51
ATASE Arşivi, BDH, Klasör 2208, Dosya 21.
52
ATASE Arşivi, BDH, Klasör 4351, Dosya 46.
53
ATASE Arşivi, BDH, Klasör 1887, Dosya 53.
54
Toprak Z. İttihat-Terakki ve Cihan Harbi. İstanbul: Homer Kitabevi,
2003.
55
Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi, Devre 3, C.2, İçtimai Senesi 2, 86-89
56
Toprak Z. İttihad-Terakki ve Cihan Harbi 1914-1918. İstanbul: Kaynak
Yayınları, 2016.
57
Showalter DE, Royde-Smith JG. Birinci Dünya Savaşı. Encyclopedia Britannica. Erişim adresi: https://www.britannica.com/event/World-War-I
(Erişim tarihi: 08.02.2026).