Makaleler
Giriş: Staphylococcus aureus kan dolaşımı enfeksiyonları, yenidoğanlarda
önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Yenidoğan S. aureus
sepsisinin klinik spektrumu ve direnç profilleri, özellikle erken başlangıçlı
vakalarda ve metisiline dirençli suşların neden olduğu enfeksiyonlarda,
sınırlı şekilde tanımlanmıştır. Bu çalışmada, kültürle kanıtlanmış
yenidoğan S. aureus sepsisinin klinik özelliklerini, antimikrobiyal direnç
paternlerini ve sonuçlarını değerlendirmeyi amaçladık.
Gereç ve Yöntemler: Bu çalışma, üçüncü basamak bir yenidoğan yoğun
bakım ünitesinde, 1 Ocak 2018-31 Aralık 2024 tarihleri arasında S. aureus
sepsisi tanısı almış yenidoğanların dahil edildiği retrospektif, tek merkezli,
olgu-kontrol çalışmasıdır. Kültürle doğrulanmış S. aureus sepsisi olan 53
yenidoğan, herhangi bir kan dolaşımı enfeksiyonu belgelenmemiş (kan
kültürlerinde üreme olmayan) 106 eşleştirilmiş kontrol ile karşılaştırıldı.
Demografik özellikler, klinik bulgular, antimikrobiyal direnç paternleri
ve sonuçlar analiz edildi. Alt grup karşılaştırmaları, metisilin dirençli S.
aureus (MRSA) ile metisiline duyarlı S. aureus (MSSA) ve erken başlangıçlı
sepsis (EBS) ile geç başlangıçlı sepsis arasında yapıldı.
Bulgular: Staphylococcus aureus sepsisi olan 53 olgunun %50.9’u EBS,
%62.3’ü MRSA idi. Vakaların %90.6’sı toplum kökenliydi ve bunların çoğunda MRSA üremesi vardı. Yenidoğanların %26.4’ünde kutanöz bulgular saptandı. Metisilin dirençli S. aureus enfeksiyonu olan bebeklerde, MSSA olgularına göre toplam parenteral nutrisyon süresi anlamlı şekilde
daha uzundu (p= 0.048). Tüm izolatlar vankomisin ve linezolide duyarlıydı; %26.4’ü klindamisin ve tetrasikline dirençliydi. Vakaların %49.1’inde
septik şok gelişti ve bir enfeksiyon ilişkili ölüm (%1.8) meydana geldi. Çalışma süresi boyunca MRSA sıklığında artış eğilimi gözlendi.
Sonuç: Yenidoğan S. aureus sepsisi, özellikle MRSA kaynaklı vakalar,
önemli bir klinik sorun olmaya devam etmektedir ve ciddi morbidite ile
ilişkilidir. Toplum kökenli enfeksiyonların baskınlığı ve artan direnç oranları, özellikle erken başlangıçlı olgularda, dikkatli sürveyans ve ampirik
tedavi stratejilerinin optimize edilmesi gerekliliğini vurgulamaktadır.
Anahtar Kelimeler: Yenidoğan, sepsis, antimikrobiyal direnç, MRSA, sağlık hizmetiyle ilişkili enfeksiyonlar
Objective: Staphylococcus aureus bloodstream infections are a notable
cause of neonatal morbidity and mortality. Limited data exist regarding
the clinical spectrum and resistance profiles of neonatal S. aureus sepsis,
particularly in early-onset cases and those caused by methicillin-resistant strains. In this study, we aimed to evaluate the clinical characteristics,
antimicrobial resistance patterns, and outcomes of culture-proven neonatal S. aureus sepsis.
Material and Methods: We conducted a retrospective, single-center,
case-control study in a tertiary neonatal intensive care unit, including
neonates diagnosed with S. aureus sepsis between 1 January 2018 and
31 December 2024. Fifty-three neonates with culture-proven S. aureus
sepsis were compared to 106 matched controls without any documented
bloodstream infection (no growth in blood cultures). Demographic
characteristics, clinical features, antimicrobial resistance patterns, and
outcomes were analyzed. Subgroup comparisons were performed for
methicillin-resistant S. aureus (MRSA) vs. methicillin-susceptible S. aureus
(MSSA) and early-onset sepsis (EOS) vs. late-onset sepsis.
Results: Among the 53 S. aureus sepsis cases, 50.9% were classified
as EOS and 62.3% were due to MRSA. Community-acquired infections
accounted for 90.6% of the cases, with MRSA responsible for the majority. Cutaneous manifestations were noted in 26.4% of the neonates. MRSA-infected infants had significantly longer durations of total parenteral nutrition compared to MSSA cases (p= 0.048). All isolates were susceptible to vancomycin and linezolid; 26.4% showed resistance to clindamycin and tetracycline. Septic shock developed in 49.1% of the cases, and one infection-related deaths occurred (1.8%). An increasing trend in
MRSA prevalence was observed over the study period.
Conclusion: Neonatal S. aureus sepsis, particularly due to MRSA, remains
a serious clinical concern with considerable morbidity. The predominance of community-acquired infections and rising resistance highlight
the need for vigilant surveillance and optimized empirical treatment
strategies, especially in early-onset cases.
Keywords: Neonatal, sepsis, antimicrobial resistance, MRSA, healthcare-associated infections
Pediyatrik Brusellozda Kan Kültürü Pozitifliğinin, Akut Faz Reaktanlarının ve Brucella Capture Titresinin Değerlendirilmesi: Tek Merkez Yedi Yıllık Deneyim
Evaluation of Blood Culture Positivity, Acute Phase Reactants and Brucella Capture Titer in Pediatric Brucellosis: Single Center Seven Year Experience
Giriş: Bruselloz dünyada en sık görülen zoonotik hastalıklardan biridir. Bu
çalışmada çocukluk çağında brusellozun özellikleri değerlendirilmiştir.
Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya bruselloz tanısı konulan 103 hasta dahil
edildi. Hasta verileri hastanenin dijital sisteminden ve dosyalarından retrospektif olarak elde edildi.
Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 11.26 ± 4.705 yıldı. En sık başvuru
şikayetleri artralji (%88.3), ateş (%65) ve halsizlik (%65) idi. Hastaların
%36.9’unda ailede pozitif bruselloz öyküsü ve %48.5’inde hayvancılık
öyküsü vardı. Kan kültürü örneği alınan 53 hastanın %37.7’sinde üreme
gözlenmiştir. En fazla başvuru ilkbaharda (%3.8), en az başvuru ise kış
aylarında (%11.6) gerçekleşmiştir. Otuz sekiz (%36.9) hastada anemi, 11
(%10.7) hastada nötropeni, 9 (%8.7) hastada trombositopeni ve 4 (%3.9)
hastada pansitopeni tespit edilmiştir. C-reaktif protein (CRP) düzeyi yüksek olan ve abdominal ultrasonografide organomegali saptanan hastalarda Brucella capture testinin ortalama değeri anlamlı derecede yüksek bulundu (p< 0.05). Kan kültüründe üreme saptanan hastalarda trombosit sayısı üreme olmayan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşüktü (p< 0.05). Tüm parametreler arasında korelasyon analizi yapılmıştır. İleri regresyon analizi ile değerlendirildiğinde, kan kültüründe üreme olan hastalar ile CRP düzeyleri ve trombosit sayısı arasında negatif korelasyon, CRP düzeyleri ile kreatinin düzeyleri ve eritrosit sedimantasyon hızı arasında pozitif korelasyon olduğu bulunmuştur (p<0.05).
Sonuç: Çalışmamız, Brucella titresi ve eritrosit sedimantasyon hızının sistemik tutulum ve hastalık komplikasyonlarının gelişimi ile doğrudan
ilişkili olmayabileceğini ancak CRP düzeylerinin pediyatrik brusellozda
sistemik tutulum ve komplikasyon gelişimi için potansiyel bir öngörücü
olabileceğini öne sürmektedir. Bu bulgular, çocuklarda brusellozun tanısı ve yönetimi için önemli çıkarımlara sahip olabilir ve potansiyel olarak daha erken müdahaleye ve iyileştirilmiş sonuçlara yol açabilir.
Anahtar Kelimeler: Brusella, brusella capture titresi, CRP, kan kültürü
Objective: Brucellosis is one of the most common zoonotic diseases in
the world. This study evaluated the characteristics of brucellosis in childhood.
Material and Methods: The study included 103 patients diagnosed
with brucellosis. Patient data were obtained retrospectively from the
hospital’s digital system and files.
Results: Mean age of the patients was 11.26 ± 4.705 years. The most
common presenting complaints were arthralgia (88.3%), fever (65%) and
fatigue (65%). There was a positive family history of brucellosis in 36.9%
of the patients and a history of animal husbandry in 48.5%. Growth was
observed in 37.7% of the 53 patients with blood culture samples. The
highest number of admissions occurred during spring (37.8%), while the
fewest admissions took place in winter (11.6%). Anemia was detected in
38 (36.9%) patients, neutropenia in 11 (10.7%), thrombocytopenia in 9
(8.7%), and pancytopenia was detected in 4 (3.9%) patients. Mean value of the Brucella capture test was significantly higher in patients with elevated C-reactive protein (CRP) levels and with organomegaly on abdominal ultrasonography (p< 0.05). It was observed that the presence of growth in blood culture was statistically significant in cases of low platelet count (p< 0.05). Correlation analysis was performed between all parameters. When evaluated with advanced regression analysis,
it was found that there was a negative correlation between patients
with growth in blood culture and CRP levels and platelet count and a positive correlation between CRP levels and creatinine levels and erythrocyte sedimentation rate (p< 0.05).
Conclusion: Our study suggests that while Brucella titer and erythrocyte
sedimentation rate may not directly correlate with systemic involvement
and the development of disease complications, CRP levels could serve
as a potential predictor for systemic involvement and the development
of complications in pediatric brucellosis. These findings could have significant implications for the diagnosis and management of brucellosis in children, potentially leading to earlier intervention and improved outcomes.
Keywords: Brucella, brucella capture titer, CRP, blood culture
Giriş: Çocuklarda solunum yolu enfeksiyonlarına (RTI) neden olan
başlıca viral etkenlerden biri olan insan bocavirüsü (HBoV) küresel
bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Bu çalışmanın amacı,
İstanbul’da üçüncü basamak bir hastanenin pediyatrik enfeksiyon
hastalıkları kliniğine başvuran çocuk hastalarda HBoV’nin sıklığını ve
klinik belirtilerini tanımlamak ve böylece hastalığın etkisinin daha geniş
bir şekilde anlaşılmasına katkıda bulunmaktır.
Gereç ve Yöntemler: Haziran 2021-Şubat 2023 tarihleri arasında RTI
nedeniyle hastaneye yatırılan 18 yaş altı çocukların retrospektif bir incelemesi yapılmıştır. Demografik, klinik ve laboratuvar verileri tanımlayıcı
istatistikler ve karşılaştırmalı testler kullanılarak değerlendirilmiştir.
Bulgular: Toplamda hastaneye yatırılmış 48 çocukta HBoV pozitifliği
saptandı. Medyan yaş 18.5 ay [çeyreklikler arası açıklık (IQR): 9.0-30.0]
olup hastaların %58.3’ü erkekti. Hastaların büyük çoğunluğunun (%85.4)
altta yatan kronik hastalığı yoktu ve %66.7’si sezaryen ile doğmuştu. Başvuru mevsimi en sık sonbahardı (%64.6). En yaygın semptomlar öksürük
(%77.1) ve ateş (%75.0) idi. Solunum sıkıntısı %47.9 oranında gözlendi;
hastaların %75’i oksijen desteğine ihtiyaç duydu ve en yaygın uygulama yöntemi maske ile sağlandı (%41.7). Göğüs radyografisinde olguların %41.7’sinde infiltrasyon saptandı. İnhaler kullanım oranı %62.5, antibiyotik başlama oranı ise %85.4 idi. Oseltamivir sadece ek viral enfeksiyonu
olan hastalara uygulandı (%20.0; p= 0.043) ve steroid kullanımı bu grupta
daha yüksekti (%46.7’ye karşı %22.2; p= 0.090). Tüm hastaların %22.9’u
yoğun bakım ünitesine yatırıldı. Hastaların %62.5’inde en az bir ek solunum yolu virüsü ile ko-enfeksiyon mevcuttu; en sık saptanan etken respiratuvar sinsityal virüstü (%20.8). İnsan bocavirüsü ile tek enfekte olanlar ve ko-enfekte olan gruplar arasında demografik özellikler, semptomlar,
laboratuvar parametreleri veya hastanede yatış süresi açısından anlamlı
fark bulunmadı.
Sonuç: Bu çalışma, HBoV’nin pediyatrik RTI’lardaki önemli rolünü aydınlatmaktadır. İnsan bocavirüsü, diğer solunum yolu virüsleri ile yüksek
oranda ko-enfeksiyon göstermektedir. Bu araştırma, HBoV enfeksiyonlarının daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunmakta ve uygun tedavi stratejilerinin uygulanmasında klinisyenlere yol gösterebilir.
Anahtar Kelimeler: İnsan bocavirüsü (HBoV), pediyatrik solunum yolu
enfeksiyonları (RTIs), ko-enfeksiyonlar, viral etiyoloji
Objective: Human bocavirus (HBoV), the predominant viral contributor
to respiratory tract infections (RTIs) in children, remains a global health
challenge. This study aimed to delineate the frequency and clinical
manifestations of HBoV in pediatric patients admitted to a tertiary
healthcare hospital’s pediatric infectious diseases clinic in İstanbul,
thereby contributing to a broader understanding of its impact.
Material and Methods: A retrospective review of children under 18
years of age hospitalized for RTIs was conducted from June 2021 to
February 2023. The demographic, clinical, and laboratory data were
evaluated using descriptive statistics and comparative tests.
Results: A total of 48 hospitalized children tested positive for HBoV. Median age was 18.5 months [interquartile range (QR): 9.0-30.0], and 58.3% of the patients were male. Most patients (85.4%) had no chronic diseases and 66.7% were born via cesarean section. Autumn was the most
frequent admission season (64.6%). The predominant symptoms were
coughing (77.1%) and fever (75.0%). Respiratory distress was observed in
47.9% of the patients, and 75.0% required oxygen supplementation, primarily via masks (41.7%). Chest radiographs showed infiltration in 41.7% of the cases. Inhaler use was reported in 62.5% of patients, whereas antibiotics were initiated in 85.4% the of patients. Oseltamivir was administered only to patients with co-infection (20.0%, p= 0.043), and steroid use was more frequent in this group (46.7% vs. 22.2%, p= 0.090). Among all patients, 22.9% required intensive care unit admission. Co-infection with at least one other respiratory virus, most commonly respiratory syncytial virus (20.8%), was observed in 62.5% of the cases. No significant differences were found between the HBoV-only and HBoV-co-infected groups in terms of demographic variables, symptoms, laboratory parameters, or hospitalization duration.
Conclusion: This study elucidated the pivotal role of HBoV in pediatric
RTIs. HBoV is associated with a high rate of coinfection with other respiratory viruses. This study contributes to a broader understanding of
HBoV infections and can guide clinicians in implementing appropriate
treatment strategies.
Keywords: Human bocavirus (HBoV), pediatric respiratory tract infections (RTIs), co-infections, viral etiology
Giriş: Akut apandisit (AA) ve enterobiasis çocukluk çağının sık
görülen sorunlarıdır. İki olay arasındaki ilişki açıklığa kavuşmamıştır.
Bu çalışmanın amacı hastanemizdeki pediyatrik apandisit olgularında
enterobiasis oranını ve özelliklerini ortaya koymaktır.
Gereç ve Yöntemler: Bu çalışma üçüncü basamak bir sağlık kuruluşunda gerçekleştirildi. On beş yılın verileri sunuldu. Çalışma ve kontrol
grupları yaşa göre eşleştirilmiş enterobiazis ile ilişkili ve enterobiasis
olmayan AA olgularından oluşturuldu. Sosyo-demografik, klinik, laboratuvar, histopatolojik, radyolojik sonuçlara ilişkin bilgiler anketlerden
ve hastane kayıt sisteminden toplandı. İstatistiksel analizler istatistiksel
paket program yazılımı kullanılarak yapıldı.
Bulgular: Enterobiasis oranı %1.6 (n= 53) olarak bulundu. Ultrasonografik apendiks çapının düşük olması, akut faz yanıtının düşük ve
eozinofil düzeylerinin yüksek olması çalışma grubunun özellikleriydi.
Lenfoid hiperplazi en sık görülen histopatolojik tanı olarak saptandı.
Sonuç: Akut apandisit, pediyatrik acillerde en sık görülen cerrahi
problemlerden biridir; ancak nadiren de olsa enterobiasis ile ilişkilidir.
Perianal kaşıntı öyküsü, düşük sistemik enflamasyonun belirteçleri,
apendiksin ultrasonografik çapı ve eozinofili, cerrahı parazit konusunda uyarabilir. Terapötik süreci tamamlamak için antihelmintik ilaçlar
gereklidir.
Anahtar Kelimeler: Enterobiasis, akut apandisit, reaktif lenfoid hiperplazi, çocuklar
Objective: Acute appendicitis (AA) and enterobiasis are common
problems of the childhood. The relationship between two incidents
have been controversial. The purpose of this study was to document
the rate and features of enterobiasis in paediatric appendicitis cases
of our hospital.
Material and Methods: This study was conducted in a tertiary
healthcare center. Data of 15 years were presented. The study and
control groups consisted of AA cases associated with and without
enterobiasis were matched according to age. The information on sociodemographic, clinical, laboratory, histopathological, and radiological
results were collected from on call surveys and hospital record system.
The statistical analyses were performed by statistical package program
software.
Results: The rate of enterobiasis was 1.6% (n= 53). Lower ultrasonographic appendiceal diameter, acute phase response and higher eosinophil levels were the features of the study group. Lymphoid hyperplasia was the most frequent histopathological diagnose.
Conclusion: AA is one of the most common surgical problems in paediatric emergency, but it is rarely associated with enterobiasis. History
of pruritus ani, lower signs of systemic inflammation, ultrasonographic diameter of the appendix and eosinophilia can warn the surgeon
about the parasite. Antihelminthic drugs are necessary to complete
the therapeutic process.
Keywords: Enterobiasis, acute appendicitis, reactive lymphoid hyperplasia, children
Giriş: Tüberküloz peritonit çocuklarda nadir görülen bir klinik durumdur.
Tanıda halen zorluklar vardır. Bu nedenle, laparoskopik biyopsi ile
tüberküloz peritonit tanısı konulan pediyatrik vakalar bu çalışmada
değerlendirilmiştir.
Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya 2005-2024 yılları arasında kliniğimizde
tüberküloz peritonit tanısı konulan beş pediyatrik olgu dahil edildi. Hastaların demografik, klinik, laboratuvar bulguları, tanı testleri ve taburcu
olduktan sonraki klinik takiplerine ilişkin veriler hastane kayıtlarından
incelendi.
Bulgular: Hastaların üçü kız, ikisi erkekti. Ortalama yaş 12 ± 3 yıldı. Şikayetlerin ortanca süresi 57 gündü (aralık: 15 ve 90 gün). Hiçbir vakada tüberküloz teması öyküsü saptanmadı. En sık görülen şikayet karın şişkinliğiydi. Assit, fizik muayenede en sık görülen bulguydu. Tüberkülin
deri testi ve interferon gama salınım testi yalnızca bir vakada pozitifti.
Assit sıvısındaki ortalama adenozin deaminaz düzeyi 65 UI/dL idi. Bu vakada, assit sıvısında ve balgam kültüründe tüberküloz basili izole edildi. Tüm olgularda serum/assit albümin gradiyenti 1.1 g/dL’nin altındaydı. Hastalara yapılan abdominal ultrasonografide assit ve abdominal bilgisayarlı tomografide assitle birlikte peritoneal kalınlaşma saptandı. Laparoskopik incelemede peritoneal kalınlaşma ve tüberoz yapılar görüldü.Peritoneal biyopsilerde peritoneal tüberküloz tanısıyla uyumlu kazeifiye
kronik granülomatöz enflamatuvar lezyonlar görüldü. Ortanca tanı süresi
14 gündü.
Sonuç: Assitli hastaların ayırıcı tanısında tüberküloz peritonit de düşünülmelidir. Erken tanı ve tedavi, laboratuvar ve radyolojik incelemelerle
birlikte laparoskopik biyopsi sayesinde mümkündür. Bu şekilde hastalığa
bağlı mortalite ve morbidite önlenebilir.
Anahtar Kelimeler: Tüberküloz peritonit, çocuk, laparoskopi, tedavi
Objective: Tuberculasis peritonitis is a rare clinical entity in children.
There are still difficulties in diagnosis. Therefore, pediatric cases diagnosed with tuberculasis peritonitis by laparoscopic biopsy were evaluated in this study.
Material and Methods: Five pediatric cases diagnosed with tuberculasis
peritonitis in our clinic between 2005 and 2024 were included in
the study. Data regarding patients’ demographic, clinical, laboratory
findings, diagnostic tests, and post-discharge clinical follow-up were
reviewed from hospital records.
Results: Three of the patients were female and two were male. Mean
age was 12 ± 3 years. Median duration of complaints was 57 days (range:
15 and 90 days). No history of tuberculosis contact was detected in any
case. The most common complaint was abdominal distension. Ascites
was the most common finding on physical examination. Tuberculin skin
test and interferon gamma release test were positive in only one case.
The average adenosine deaminase level in the ascitic fluid was 65 UI/
dL. In this case, tuberculasis bacilli were isolated in ascitic fluid and sputum culture. The serum/ascites albumin gradient was below 1.1 g/dL in all cases. There was ascites on abdominal ultrasonography, and peritoneal thickening with ascites on abdominal computed tomography in all
patients. Laparoscopic examination revealed peritoneal thickening and tuberous structures. Peritoneal biopsies revealed caseating chronic granulomatous inflammatory lesions consistent with a diagnosis of peritoneal tuberculosis. Median time to diagnosis was 14 days.
Conclusion: Tuberculasis peritonitis should also be considered in the differential diagnosis in patients with ascites. Early diagnosis and treatment
are possible thanks to laparoscopic biopsy together with laboratory and
radiological examinations. Mortality and morbidity related to the disease
can be prevented in this way.
Keywords: Tuberculasis peritonitis, child, laparoscopy, treatment
Giriş: Kızamık, akut başlayan, ateş ve döküntü ile seyreden, bulaşıcı
bir enfeksiyon hastalığıdır. Etkili bir tedavisi olmadığından aşı ile
korunma ön plana çıkmaktadır. Bu çalışmada, 2023 yılında Erzurum
Şehir Hastanesi Çocuk Enfeksiyon Kliniğine başvuran kızamık tanısı ile
izlediğimiz çocuk hastaların demografik ve klinik özelliklerini, izlemlerini,
komplikasyonlarını, morbidite ve mortalite oranlarını sunarak kızamık
vakalarının tanınırlığının artmasını amaçladık.
Gereç ve Yöntemler: Hastane kayıtları retrospektif olarak incelendi. Kızamık tanısı ile izlenen hastaların demografik, klinik, laboratuvar verileri
değerlendirildi.
Bulgular: Çalışmaya 22 hasta dahil edildi. Yirmi bir olgu aşısız, bir olgu
ise iki doz aşılıydı. Beş hasta yatırılarak izlendi. Üç hastada hepatit, iki hastada pnömoni, bir hastada ishal görüldü.
Sonuç: Ülkemizde kızamık enfeksiyonu ve komplikasyonları hala ciddi
bir sorun oluşturmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Kızamık, çocuk, makülopapüler döküntü
Objective: Measles is a contagious infectious disease that begins acutely with fever and rash. Since there is no effective treatment, protection
with vaccination comes to the fore. In this study, we aimed to increase
the recognition of measles cases by presenting the demographic and
clinical characteristics, follow-up, complications, morbidity and mortality rates of pediatric patients with measles who applied to the Erzurum City Hospital Pediatric Infection Clinic in 2023.
Material and Methods:Hospital records were examined retrospectively.
Demographic, clinical and laboratory data of the patients diagnosed
with measles were evaluated.
Results: Twenty-two patients were included in the study. Twenty-one of
the patients were unvaccinated and one case had two doses of vaccine.
Five patients were hospitalized and monitored. Hepatitis was observed
in three patients, pneumonia was observed in two patients and diarrhea
was observed in one patient.
Conclusion: Measles infection and its complications still a serious problem in our country.
Keywords: Measles, child, maculopapular rash
Giriş: Bu çalışmada, şiddetli akut solunum sendromu koronavirüs tip 2enfeksiyonu sonrasında çocuklarda gelişen multisistem enflamatuvarsendrom (MIS-C) hastalarında otoimmün yanıtlar incelendi ve antinükleer antikor (ANA) pozitifliğinin klinik önemi değerlendirildi.
Gereç ve Yöntemler: Bu retrospektif çalışmaya, 2020-2021 yılları arasında MIS-C tanısı ile hastane yatışı sonrası düzenli kontrole gelen 1 ay-18 yaş aralığındaki 50 çocuk hasta dahil edildi. Olguların MIS-C sonrası altıncı ay kontrollerinde laboratuvar verileri, ANA ve diğer otoantikor testleri
ile klinik özellikleri değerlendirildi.
Bulgular: Çalışmaya katılan 50 hastanın %62’si erkek olup, ortanca yaş
7.9 yıl (çeyreklikler arası aralık: 4.5-11.9 yıl) idi. Hastaların %18’inde kronik hastalık öyküsü mevcuttu. Beş olguda (%10) ANA pozitifliği saptandı; ANA pozitif tüm olgular MIS-C hastalığını dört veya daha fazla organ sistem tutulumu ile geçirdi (p= 0.020). Tiroid otoantikorlarından antitiroglobulin antikor (anti-Tg) pozitifliği üç olguda (%6.8) görülürken antitiroperoksidaz antikor (anti-TPO) pozitifliği iki olguda (%5.6) saptandı. Anti-TPO pozitifliği olan iki olgunun tamamında ANA pozitifliği saptanmış olup bu birliktelik istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p= 0.010); anti-Tg pozitifliği
olan üç olgunun yalnızca birinde ANA pozitifliği görüldü (p= 0.254).
Sonuç: Çalışmamız, MIS-C hastalarının %10’unda ANA pozitifliği olduğunu ve bunun çoklu organ tutulumu ile ilişkili olabileceğini düşündürdüğünü göstermektedir. Bu bulgular, MIS-C’de otoimmün yanıtın rolüne işaret etmekte olup ANA pozitifliğinin hastalık şiddeti üzerindeki prognostik değerinin anlaşılabilmesi için daha geniş prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.
Anahtar Kelimeler: ANA, anti-Tg, anti-TPO, çocuk, MIS-C
Objective: This study aimed to investigate autoimmune responses in
children diagnosed with multisystem inflammatory syndrome (MIS-C)
after severe acute respiratory syndrome coronavirus 2 infection and
evaluated the clinical significance of antinuclear antibody (ANA)
positivity.
Material and Methods: This retrospective study included 50 pediatric
patients, aged 1 month to 18 years, who had regular follow-up visits after
hospitalization for MIS-C between 2020 and 2021. Laboratory results at
the sixth-month follow-up, including ANA and other autoantibody tests,
as well as clinical characteristics, were evaluated.
Results: Of the 50 patients, 62% were male, and the median age was
7.9 years (interquartile range: 4.5-11.9). Eighteen percent of the patients
had a history of chronic disease. ANA positivity was detected in five cases (10%), and all ANA-positive patients exhibited involvement of four or more organ systems during MIS-C (p= 0.020). Among thyroid autoantibodies, antithyroglobulin antibody (anti-Tg) positivity was identified in 3 (6.8%) patients, while anti-thyroid peroxidase antibody (anti-TPO) positivity was observed in 2 (5.6%) patients. ANA positivity was present in both patients with anti-TPO positivity, showing a statistically significant (p= 0.010) result, whereas ANA positivity was detected in one of the three patients with anti-Tg positivity (p= 0.254).
Conclusion: ANA positivity was present in 10% of MIS-C patients and
may be associated with multiorgan involvement. These findings suggest a possible role of an autoimmune mechanism in MIS-C. Larger prospective studies are needed to clarify the prognostic significance of ANA positivity in disease severity.
Keywords: ANA, anti-Tg, anti-TPO, child, MIS-C
Visseral layşmanyaz (VL), kala-azar, Leishmania cinsinin 20’den fazla
zorunlu hücre içi protozoon türünün neden olduğu vektör kaynaklı bir
hastalıktır. Türkiye’de, özellikle pediyatrik yaş gruplarında, Ege, Akdeniz
ve Orta Anadolu bölgelerinde sporadik olarak görülmektedir. Göç, savaş,
ekonomik zorluklar ve sosyal veya kültürel etkiler nedeniyle, farklı coğrafyalardan gelen hastalar da sağlık tesislerimizde takip edilmektedir. Visseral layşmanyaz ile ilişkili hemofagositik lenfohistiyositoz (HLH), yaşamı tehdit eden komplikasyonlardan biridir. Bu olgu serisi, 2021-2024
yılları arasında hastanemizde VL tanısı konulan dört pediyatrik hastanın
ilk semptomlarını, klinik bulgularını ve laboratuvar sonuçlarını değerlendirmiştir. Tüm hastalar erkekti ve yaşları 3 ay-17 yaş arasındaydı. En sıkgörülen bulgular ateş, splenomegali, pansitopeni ve karaciğer fonksiyon testlerinde yükselme idi. Visseral layşmanyaz tanısı, klinik bulgular ve
hastanemizde mevcut olan serolojik testler, hızlı tanı kitleri ve polimeraz zincir reaksiyonu testlerinden en az birinin kullanılmasıyla kemik iliği aspiratlarında Leishmania saptanmasıyla doğrulandı. İki hasta Suriye’den sevk edildi. Tüm hastalar lipozomal amfoterisin B ile tedavi edildi ve bir
hasta HLH nedeniyle öldü. Türkiye’nin coğrafi konumu göz önüne alındığında, ateş, hepatosplenomegali ve sitopeni/pansitopeni olan hastalarda VL düşünülmelidir.
Anahtar Kelimeler: Hemofagositik lenfohistiyositoz, pediyatrik, visseral
leishmaniazis
Visceral leishmaniasis (VL), kala-azar is a vector-borne disease caused
by over 20 obligatory intracellular protozoan species of the Leishmania
genus. In Türkiye, it is sporadically seen in the Aegean, Mediterranean,
and Central Anatolian regions, particularly in pediatric age groups. Due
to migration, war, economic challenges, and social or cultural influences, patients from different geographies are also being monitored in our healthcare facilities. VL-associated hemophagocytic lymphohistiocytosis (HLH) is one of the life-threatening complications. This case series
evaluated initial symptoms, clinical findings, laboratory results, and outcomes of four pediatric patients diagnosed with VL at our hospital between 2021-2024. All patients were male and aged between 3 months and 17 years. The most common findings were fever, splenomegaly,
pancytopenia, and elevated liver function tests. VL diagnosis was confirmed by clinical findings and the detection of Leishmania in bone marrow aspirates using at least one of the methods available at our hospital:serological tests, rapid diagnostic kits, and polymerase chain reaction
testing. Two patients were referred from Syria. All patients were treated with liposomal amphotericin B, and one patient died due to HLH.
Given the geographical location of Türkiye, VL should be considered in
patients with fever, hepatosplenomegaly, and cytopenia/pancytopenia.
Keywords: Hemophagocytic lymphohistiocytosis, pediatric, visceral
leishmaniasis
Hematopoietik Kök Hücre Nakli Yapılmış ve Çoklu İlaç Dirençli Gram-Negatif Enfeksiyonları Olan Çocuklarda Hangi Antibiyotik Kullanmalıyız? Tek Merkez Deneyimi ve Literatür Taraması
Which Antibiotic Should We Use in Children Who Have had Hematopoietic Stem Cell Transplantation and Have Multi-Drug Resistant Gram-Negative Infections? Single-Center Experience and Literature Review
Çoklu ilaç dirençli gram-negatif bakteri enfeksiyonları, özellikle hematopoetik kök hücre nakli yapılan hastalar gibi immün yetmezlikli bireylerde de hayatı tehdit eden sorunlar oluşturabilir. Bu çalışmada, hematopoetik kök hücre nakli yapılmış çocuklarda, kolistin ve seftazidim-avibaktam temelli tedavilerin etkilerini karşılaştırmayı amaçladık. Şubat 2019-Mayıs 2021 tarihleri arasında hematopoetik kök hücre nakli yapılan pediyatrik hastaların tıbbi kayıtları retrospektif olarak değerlendirildi. Demografik
bilgiler, altta yatan hastalıklar, hastanın hastaneye kabulü sırasındaki hastalığın şiddeti, seftazidim-avibaktam verilmesini gerektiren ilk vakanın ayrıntılı açıklaması, kolistin, seftazidim-avibaktam veya diğer antibakteriyel uygulamalarla ilgili veriler, ilaç tedavisi sonrası gözlenen klinik ve mikrobiyolojik yanıtlar ve ilaç yan etkilerini kaydetmek için önceden yapılandırılmış bir vaka raporu formu kullanıldı. Hematopoetik kök hücre nakli yapılan 183 pediyatrik hastada 89 bakteriyel enfeksiyon tespit edildi ve
57 hastada 72 gram-negatif mikroorganizma izole edildi. Bu hastaların 14 (%24.6)’ü, 18 (%25)’i çoklu ilaç dirençli gram-negatif mikroorganizmaya sahipti. Kolistin temelli tedavi alan yedi hastanın 5 (%71)’inde nefrotoksisite, 2 (%28.5)’sinde hepatotoksisite gelişti. Seftazidim-avibaktam temelli tedavi grubunda 3 (%42.8) hastada nefrotoksisite, 2 hastada (%28.5) hepatotoksisite gelişti. Toplamda 10 (%71.4) hastada klinik ve mikrobiyolojik yanıt elde edildi. Ancak dört hasta farklı nedenlerle hayatını kaybetti. Çalışmamızda, hematopoetik kök hücre nakli yapılmış çocuklarda çoklu ilaç dirençli gram-negatif enfeksiyonlarda hem kolistin hem de seftazidim-avibaktamın benzer sağkalım oranlarına sahip olduğunu saptadık. Hastalarda görülen organ toksisiteleri çoğunlukla geçiciydi. Buna ek olarak seftazidim-avibaktam temelli tedavi alan hastalarda nefrotoksisitenin daha az görüldüğünü gözlemledik. Çoklu ilaç dirençli gram-negatif enfeksiyonlu pediyatrik hastalarda kolistin veya seftazidim-avibaktam tabanlı antibiyotik kombinasyonlarının başarılı bir şekilde kullanılabileceğini düşünmekteyiz.
Anahtar Kelimeler: Çoklu ilaç dirençli gram-negatif bakteriler, seftazidim-avibaktam, kolistin, hematopoetik kök hücre nakli, çocuk
Aşılama ile Genel Anestezi/Cerrahi Arasındaki Süre Ne Kadar Olmalı?
How Long Should The Interval Be Between Vaccination and General Anesthesia/ Surgery?
Kızıl Döküntüsü Sonrası Görülen Yaygın Cilt Soyulması
Extensive Skin Desquamation after Scarlet Fever Rash
Radyolojik Tanınız Nedir?
What is Your Radiologic Diagnosis?
Kızamık, yüksek bulaşıcılığı ve ciddi komplikasyon riski nedeniyle hem klinik hem de halk sağlığı açısından önemli bir sorundur. Özellikle yaşamın erken döneminde geçirilen kızamık, erken dönem komplikasyonları ve aynı zamanda geç dönemde gelişen komplikasyonları nedeniyle daha yüksek morbidite ve mortalite riski taşımaktadır. Türkiye Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları ve Bağışıklama Derneği olarak, kızamık temaslılarının tanımlanması, bağışıklık durumlarının değerlendirilmesi, temas sonrası profilaksi uygulamaları ve izlem süreçlerini kapsayan güncel bilimsel kanıtlar ile ulusal uygulamalara yönelik görüşlerimizi paylaşmak istiyoruz. Temas sonrası önlemler, hastalığın yayılımını engellemek ve ikincil vakaları erken tespit etmek açısından kritik öneme sahiptir. Önerilerimiz, vaka yönetimi, temaslı izlemi ve profilaksi uygulamalarının etkin koordinasyonunu öne çıkararak hem klinik uygulamalarda hem de halk sağlığı çalışmalarında rehberlik sağlamayı hedeflemektedir. Ulusal ve uluslararası kanıtların sentezi ile sağlık profesyonellerine güncel ve uygulanabilir bir kaynak sağlanması hedeflenmiştir.
Anahtar Kelimeler: Kızamık, temas sonrası profilaksi, temaslı izlemi, halk sağlığı
Measles remains a significant public health concern due to its high transmissibility and potential for severe complications. Infection occurring in early childhood is associated with increased morbidity and mortality, resulting from both early and late complications. This guideline, developed by the Turkish Society of Pediatric Infectious Diseases and Immunization, presents evidence-based recommendations informed by current scientific data and national practices on the identification of measles exposures, assessment of immune status, implementation of post-exposure prophylaxis, and follow-up of exposed individuals. Post-exposure interventions play a critical role in interrupting transmission and facilitating the early identification of secondary cases. The recommendations outlined in this document emphasize the coordinated implementation of case management, contact tracing, and prophylactic measures across clinical and public health settings. By integrating national and international evidence, this guideline aims to support healthcare professionals and public health authorities with a standardized, up-to-date, and actionable framework for the prevention and control of measles.
Keywords: Measles, post-exposure prophylaxis, contact follow-up, public health
Çanakkale Cephesi’nde Osmanlı Devleti: Salgın Hastalıklar ve Aşılama Uygulamaları
The Ottoman Empire On The Gallipoli Front: Epidemics and Vaccination Practices